|   | 
  • Cevahir Kadri

    Çocukluğumuz ve Çocuklarımız

    Çocukluğum, çocukluğum.../Uzakta kalan bahçeler./O sabahlar, o geceler,/Gelmez günler çocukluğum.” diyerek çocukluğunun güzel günlerini özlemle yâd eder.

     

    Çocukluğumuz, gerçekleri hayalden güzel günler içeren bir zaman dilimi. Maddi sıkıntıların cenderesinde geçmekle birlikte daima mutlu olduğumuz bir süreç. Bugünün çocuklarının asla tadamayacakları hazların harman yeri. Karanlık gecelerde gökyüzüne bakarak yıldızları, takım yıldızlarını, Ülker’i, Samanyolu’nu, Yedi Kardeşler’i çıplak gözle gözleme şansına sahip olduğumuz yıllar… Dahası kendi oyuncağımızı kendimiz yaptığımız, üretmeye, milli ekonomiye katkıyı daha o küçük dünyamızda emeklerimizle sağladığımız bir zaman dilimi!..

     

    Oyuncaklarımızı hayallerimizle süsleyerekkendimiz yaptığımız için onları daha çok sahipleniyorduk. Oyuncaklarımızı ya yumuşak  beyaz bir kayadan – ki biz buna tebeşir taşı da diyorduk- ya ak ya da sarı çam kabuğundan yapıyorduk. Çok fazla olmamakla birlikte ağaçtan yaptığımız da oluyordu. Bu bahsettiklerim genelde küçük arabalardı. Bir de üzerine binebildiğimiz arabalar vardı ki onları büyüklerimizin yardımı olmadan yapma imkânımız yoktu. En azından daha büyük alet edavat gerekiyordu onlar için.

     

    Üzerine binebileceğimiz büyüklükte olan arabalar için en azından bacak kalınlığındaki ağaç gövdesine ihtiyaç duyulurdu. Bu kütükçükler, iki ya da üç parmak eninde dilim şeklinde kesilerek tekerlekler hazırlanırdı. Ön ve arkaya konan rot değneklere bu tekerlekler yerleştirilir, öndeki bir de dikey olarak direksiyon bağlantı kolu çakılırdı. Bu iki rot iki karış enindeki tahtalarla birleştirilerek dört tekerlekli basit bir araba yapılırdı.

     

    Çocukluğumda elektrik yoktu, elektriksiz bir ortamda büyüdüm ben. Okul ödevlerimi idare lambası ışığı altında yaptım. Defterlerimiz ve kitaplarımız şimdikiler gibi renkli ve birinci hamur kâğıda basılı değildi. Ders kitabının herkeste olmadığı bir dönemdi o zamanlar. Ders kitabı olmadığı için ödevlerini zamanında yapamadığından sıra dayağına tabi tutulmuş çocuklardık biz.  Önce sıra dayağından geçtiğimiz, sonra hep birlikte yöresel türküler eşliğinde oyunlar oynadığımız bir ortamda büyüdük. Zaman zaman, çok öğrenci olmadığı için birleştirilmiş sınıflarda okuduk; bazen büyüklerimizle bazen küçüklerimizle geçti okuduğumuz günler, aylar…

     

    Öğretmenlerimiz “konar göçer” değildi o zamanlar. Hangi öğrencinin, çocuğun velisinin nasıl bir durumda olduğundan haberli idiler. Şimdikiler gibi köye “yaban” değildiler, köyde kendilerini hiç de yabancı hissetmediler. Yabancılık hissini duymadılar, duyurmadılar da köylü hemşerilerimiz. Çünkü öğretmenlerimiz köyde ikamet ederlerdi. İlçeye, şehre gidip orada kalmak nedir bilmezlerdi bizim öğretmenlerimiz. Hasta olup da okula gelemediğimizde birkaç arkadaşımızı da yanlarına alıp evimize kadar gelir, geçmiş olsun dileklerini iletirlerdi öğretmenlerimiz. Belki birçok eksiklikler, yokluklar içerisindeydik ama elimizdeki imkanlar bugünle kıyaslanamayacak zenginlikteydi.

     

    Şubat ve yaz tatillerinde keçileri otlatmaya, gütmeye gittiğimiz huzur dolu yıllardı çocukluğum. Doğayla iç içeydik. Yediklerimiz GDO’lu hiç değildi. Yağımızı ve pekmezimizi kendimiz yapardık. Sofralarımız elbette şimdikine göre çeşitli sayılmazdı. Sabah kahvaltılarında, öğle yemeklerinde ya bir pekmez ya bir ayran ya da bulgur aşı vardır. Çay nedir de bilmezdik o zamanlar… Çayın varlığını bilirdik elbette ama çay kahvede içilirdi yalnız. Evlerde çay pişirme gibi bir geleneğimizi hatırlamıyorum.

     

    Elektrik olmadığı için elektrikli ev aletleri de yoktu. Hatırladığım, ilkokul üçüncü sınıfa gittiğim bir yılın akşamı Almanya’dan dönüş yapan Mustafa amcanın evinde seyretmiştim televizyonuilk defa. Televizyon denen varlıkla ilk defa o akşam tanışmıştım. Köyümüzden birçok kimse ilk defa o yıl tanımıştı belki de!.. O televizyon da traktörün aküsü ile çalıştırılıyordu. Televizyonu açtıklarında sürekli karıncalanma vardı. Şimdiye nazaran o zamanlar yayın süresi daha kısa idi televizyonların. Şimdi televizyonlar 7/24 saat yayın yapıyorlar, oysaki eskiden televizyon sayısı hem az hem de televizyonun yayın süresi kısıtlı idi.

     

    Hastalandığımızda doktora gitme imkânı yoktu ama ninelerimiz, dedelerimiz vardı irfan sahibi. Kimisini tecrübeleriyle kimisini de anne babalarından öğrendikleri halk hekimliğine dair derin bilgilere sahiptiler. Hangi hastalığa hangi otun iyi geleceğini ekseri bilirlerdi. İlaçlarımız hiçbir zaman yan etkiye sahip değildi; çünkü yüzde yüz doğaldı ilaçlarımız. İlaçların yanında mutlaka dualar da vardı, zaman zaman hamaylı, muskalar da yapılırdı hastalıklarımızın geçmesi, iyileşmemiz için. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Ağır Hasta şiirinde söylediği gibi derdik kimi zaman:

    Üfleme bana anneciğim korkuyorum,

    Dua edip edip, geceleri.

    Hastayım ama ne kadar güzel

    Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.

     

    Makarnayı ekmekle yiyen çocuklardık biz; şimdilerde yufka denilen ama bizim “melez” dediğimiz ekmeği el ayası kadar parçalara koparıp makarnanın üzerine kapatarak alıp yediğimiz günlerdi.Zaman zaman, ilçedeki fırından babamızın “bazar” günlerinin akşamında getirdiği “bazarekmekleri”miz olurdu has undan yapılmış, içleri bembeyaz. Ayda yılda bir gördüğümüz simsiyah zeytinlerle buluşurdu bünyemiz.

     

    Şimdiki çocuklar öyle mi ya? Böyle imkansızlıklar imkânı var mı onların ellerinde şimdi? Onlar bugün yaşam kalitesi olarak belki bizden daha iyiler. Varlık bakımından daha “varsıl”lar, ama yediklerinden lezzet alamıyorlar; oynadıklarından ve oyuncaklarından daha da uzaklar. Kitapları ve defterleri daha kaliteli ama öğrenme çabaları yok, hayalleri daha da sönük. Geceleri yıldızları görmek gibi bir şansları yok. İster şehir isterse köy ve mahalleler daha çok ışıklı olduğundan yıldızlar onlardan alabildiğine uzakta. Yıldızları ve gezegenleri görebilmelerine imkân yok gibi. Yıldızları görseler de bizim kadarını görmelerine imkân yok zaten.

     

    Teknoloji ile yoğun bir şekilde hemdem olan bugünün çocukları, gençleri neler kaybediyorlar neler?.. Her birinin elinde telefon veya tablet ile uzakları yakın edip nice “sanal” arkadaşlıklar ediniyorlar ama yakın çevresinden alabildiğine uzaktalar. Evlerinden ayrılıp da sokağa, caddeye çıktıklarında çevresinde kimsecikleri bulamazlar. Binler arkadaşı var ama sokakta yalnız, beden olarak evlerinde, odalarında yalnızlar!..

     

    Belki de yanılıyorum; bizim dün imkansızlıklar içerisinde yaşadığımız mutlulukları bugünün çocukları da yalnızlıkları içerisinde pek mutludurlar kim bilir? Mutlu olsalar da mutlu olma süreleri bize göre daha kısa olduğuna eminim.

     

    Sosyal hayat, bizim o günlerimize göre daha da güvensiz. Git gide bozulduk düzeleceğimiz yerde. İnsaniyette zirveye çıkanlar yok mu? Var elbette, ama sayıları gittikçe azalıyor ne yazık ki!

     

    Bir 23 Nisan daha geride kaldı; yarınlarımızın sahibi çocuklarımızın geçmiş bayramlarını kutluyorum. Çocuklarımızı üzmeyelim. Üzmeyelim derken elbette şımartmayalım da. Ama her şeyi usulünce yapalım;onlara güzel ahlak kazandıralım ki onlar da hayatlarında uygulasınlar. Ahlaksızlıkları yedi kat yerin dibine gömelim ve gömsünler!

     

    Sonra ister siyaseten isterse başka sebeplerden dolayı ağlatmayalım çocukları,hasret kalmasınlar anne babalarına. Sağlam bir aile ortamında büyüsünler ki geleceğimiz sağlıklı ve emin ellerde olsun. Sağlıklı nesiller yetişsin ki geleceğimizi sağlama almış olalım.

     

    Sözümüze, büyük usta Nazım Hikmet’in şiirinden bir bölümle son verelim:

    Koşuyor altı yaşında bir oğlan,

    uçurtması geçiyor ağaçlardan,

    siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.

    Çocuklara kıymayın efendiler.

              Bulutlar adam öldürmesin!

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.