|   | 
  • Cevahir Kadri

    Fuzulî’nin Bir Duası

    Klasik Türk edebiyatının en geniş coğrafyada ismini duyurabilmiş nadir sanatçılarından biridir Fuzuli. Bu fani âleme veda edişinin 462.yıldönümü. Bu vesile ile edebiyatımıza muhteşem eserler kazandırmış bu âlî şahsiyete Yüce Mevlâ’dan rahmet diliyorum, ruhu şâd olsun.

     

    Hayatı hakkında çok geniş bilgiye sahip şairin asıl adı Mehmet b. Süleyman’dır. Şiirlerine Azerî şivesi hâkimdir. “Bağdatlı Fuzulî” anlamına “Fuzuli-i Bağdadî” olarak da anılır. İçli bir yüreğe ve söyleyişe sahiptir. Arapça, Farsça ve Türkçe Divan’ı vardır. Gazellerinin yanı sıra Su Kasidesi gibi kasidelerle ve Leyla vü Mecnûn gibi mesnevileriyle maruf ve meşhur pek çok şiiri vardır.

     

    Kanûnî Sultan Süleyman’ın 1534 yılında Bağdat'ı fethetmesinden sonra Fuzûlî padişaha kasideler sunar. Kanunî, beğendiği kasidelere bedel olarak şaire 9 akçelik maaş bağlanmasını emreder. Ancak, Fuzûlî maaşını alamaz; durumunu padişaha bildirmek ister. Bunun üzerine bürokrasiyi, rüşvetçiliği ve yozlaşmayı yeren kâfiyeli nesir tarzında, bir bakıma mektup biçimindeki Şikâyetnâme'yi yazar. Eserin, "Selâm verdim rüşvet değildir deyü almadılar" cümlesi bu mektubun tanınmasına yol açan en dikkat çeken ifadelerindendir. Edebî bir dille kaleme alınan bu mektup,Türk edebiyatında biricik olma özelliğine sahiptir.

     

    Birçok gazeli farklı formlarda bestelenmiştir. Bunlar arasında, “Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı" güftesi on defa, "Öyle sermestim ki idrâk etmezem dünyâ nedir" mısraı ile başlayan şiir ise sekiz defa çeşitli formlarda bestelenmiştir(TDİA). Bu besteleri, harika yorumlarıyla merhum Kazancı Bedih’ten dinleme fırsatı bulmadıysanız, hiç vakit geçirmeden araştırıp dinlemenizi salık veririm.

     

    Hayatı ve diğer eserlerine dair bilgileri ilgili kaynaklara havale ederek, merhum Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan Hocanın rehberliğinde, onun dua mahiyetindeki yedi beyitlik bir gazelinin kelimeleri arasında bir anlam yolculuğuna çıkmayı teklif ediyorum. Gelme iradesini gösterenler cümlelerin ardından gitmeyi ihmal etmesinler…

     

    İşte, birinci anlam durağımız:

    Menüm tek hîç kim zâr ü perîşân olmasun yâ Rab

    Esîr-i derd-i ışk u dâğ-ı hicrân olmasun yâ Rab

     

    Şiiri düzyazıya çevirince kaybolan şey şiirdir derler. Elhak doğrudur amma kelimeleri vermeden beytin günümüz Türkçesiyle ifade edilmesine ihtiyaç duyulduğu için bunu yapmak durumunda kalıyoruz. Şair, birinci beytinde demek istiyor ki (Yâ Rabbi, hiç kimse benim gibi ağlayıp inlemesin, perişan olmasın. Yâ Rabbi, aşk derdine ve ayrılık yarasına esir olmasın.)

     

    Fuzulî içli, aynı zamanda çok nazik bir kişiliğe sahiptir. Aşk derdinden de asla rahatsız değildir. Bunu,bir başka gazelindeki “Aşk derdiyle hôşem el çek ilâcumdan tabîb/ Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur” beytinde dile getirdiği duygularından biliyoruz. Ama burada görüyoruz ki hiç kimsenin aşk derdiyle ve ayrılık acısıyla ıstırap duymasını istemiyor. Bu, biraz da aşk derdi ve ayrılık acısıyla elde ettiği manevi olgunluğa başkalarının da ermesini istememesinden kaynaklanıyor olabilir. Ancak bunun yanında, Yunus Emre’nin aşağıdaki şiirinde dile getirdiği gibi aşk ve ayrılık acısı yolundaki zorlukları, o yolu tercih edeceklerin işin meşakkatli yanını daha baştan hatırlatmak için böyle demiş olabileceğini düşünmek yanlış olmaz:

     

    “Bu yol uzaktır menzili çoktur,

    Geçidi yoktur derin sular var.

     

    Girdik bu yola aşk ile bile,

    Gurbetlik ile, bizi salan var.

     

    Gazeldeki anlam yolculuğumuzun ikinci durağında görülen beyit:

    Demâdem cevrlerdür çekdügüm bî-rahm bütlerden

    Bu kâfirler esîri bir müselmân olmasun yâ Rab

     

    Hem “kendini ilgilendirmeyen işlere karışıp lüzumsuz sözler söyleyen kimse”, hem de “yüce, üstün, erdemli" anlamına gelen bir kelime olan Fuzulî’yi müstear isim olarak seçen şair, bu beytinde(Her ân merhametsiz putlardan, güzellerden çektiğim çevir ve cefadır.Yâ Rabbi, hiçbir Müslüman bu kâfirlere esir olmasın.)diyerek hayatın din ile iç içe olduğunu, dinin hayatı kuşattığını söyler.

     

    Hayatta olduğu gibi Divan şiirinde de “büt /put” kelimesinin geçtiği yerde Allah, Rab kelimelerinden biri mutlaka kullanılır. Şiirde put kelimesi esasen bilinen anlamıyla kullanılmaz. Divan şiirinde büt ya da put, güzelliğin remzidir ve güzel yerine kullanılır. Söz burasında Tarlan Hoca şöyle der: “Güzeller Hakk'ın güzelliğinin bir zuhurudur. Ancak güzellik put gibi cansız bir şeye mal edilirse bu küfür olur. Çünkü put cansızdır ve kendini Allah olarak kabul ettirir. O halde putlar, güzeller Hakk'ın güzelliğini maddî varlıkları ile örttükleri için kâfirdirler. Kâfir örten demektir. Bu güzeller âşıkları kendilerine çektikleri için de onları kendilerinden ayırırlar. Bu bir cefadır. Güzelliği tadan ve ona bağlanan âşıklar mecazdan hakikata erişmek için çok ıstırap çekerler. Putların cevir ve cefası budur. Bir Müslüman bu kâfirlere esir olmasın demekle de hakikata erişmeye namzet olan bir Müslümanın bu mecazî güzellere esir olmasını istemiyor. Istırap ve işkencenin son mertebesi kâfir eline esir düşmektir.

     

    Tabii burada şunu da düşünmek yanlış olmaz: Allah’ı unutturan her ne var ise dünya nimetleri, makam, mevki, şöhret, para, maddi güzellikler vb. insanın gözüne ve gönlüne hep güzel göründüğünden bunlar, insanı esir alarak Allah’ı unutturur. Şair, burada hiçbir Müslüman, Allah’ı unutanlardan olmasın demek ister.

     

    Yolculuğumuzun üçüncü durağındaki levha:

    Görüp endîşe-i katlümde ol mâhı budur derdüm

    Ki bu endîşeden ol meh peşîmân olmasun yâ Rab

     

    Şair burada(O ay gibi güzelin yani mecazî güzelin beni öldürmeyi düşündüğünü gördüm.Yâ Rabbi, ay gibi güzel bu düşünce ve kararından peşiman olmasın.) diyerek kendisini öldürmek isteyen sevgilinin bu kararından vazgeçmemesi için Allah’a yalvarır. Çünkü zorlu mücadeleden dönmemek gerektiğini şair bize hatırlatır. Çünkü aşk yolunda, ancak ölümü bile göze alabilenler ilerleyecektir.

     

    Yolculuğumuzun dördüncü durağındaki levha:

    Çıkarmak etseler tenden çeküp peykânın ol servün

    Çıkan olsun dil-i mecrûh peykân olmasun yâ Rab

     

    Bu levhada şair diyor ki (Eğer o servi boylunun ilham ettiği aşk heyecan ve ıstırabını yani attığı okların temrenini vücudumdan çıkarmak isteseler, yaralı gönlüm çıksın; tek o temren çıkmasın Yâ Rabbi.) Servi, vahdettir. Elif gibi dimdik oluşu sebebiyle de Allah’ı hatırlatır. Şair, onun bana ilham ettiği heyecanlar, ıstıraplardan ben memnunum, “derdimi seviyorum” ki vücudumdan onlar çıkacağına yaralı gönlüm çıksın bu daha iyi der. Aşk yolunda çekilen ıstıraplara dayanıklı olma hâli burada da başka biçimde vurgulanır.

     

    Yolculuğumuzun beşinci durağındaki levha:

    Demen kim adlî yohyâ zulmü çoh her hâl ile olsa

    Gönül tahtına andan özge sultân olmasun yâ Rab

    Yani beyitte şair şunu demek ister: (Adaleti yok veya zulmü çok demeyin. Nasıl olursa olsun gönül tahtına ondan gayri bir sultan olmasın Yâ Rabbi.)

     

    Derdini seven insan, dermanını bulmak istemez. Aşk yolunda çekilen ıstıraplardan memnun olan kişi bu uğurda başa gelenlere katlanır. Aslında adaletin olmaması, zulmün varlığını gösterir. Fuzûlî bu iki kavramı, iki farklı şeymiş gibi düşünerek“her ne hâl ile olursa olsun” der ve bu yolda ilerlemeyi sürdür. “Âşığa ne kadar zulüm ederse etsin” derken Hakk'ın “âdil-i mutlak” olduğuna inanır ve böyle bir dilekte bulunur. Hakikatte Hak zulmetmez. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de açıkça bu durum beyan edilmektedir.

     

    Yolculuğumuzun altıncı durağındaki levha:

    Cefâ vü cevr ile mu'tâdem anlarsuz n'olur hâlüm

    Cefâsına had ü çevrine pâyân olmasun yâ Rab

    Şair burada içinde bulunduğu durumu resmeder. Der ki (Ben cefa ve çevre alışmışım. Onlarsız hâlim ne olur? Yâ Rabbi, cefası ve çevri hudutsuz ve sonsuz olsun.)

     

    Bir insanın alıştığı şeyden, hayat tarzından, yaşama biçiminden ayrılması ona çok ıstırap verir. Şair, aşk yolunda cefa ve çevre alıştığını bu yolda ne kadar cevr ü cefa çekerse Hakk'a o kadar yakın olacağını düşünür. Bundan dolayı sayılamayacak ve katlanılamayacak derece eziyet ve işkencelere maruz kalmaktan beni alıkoyma, diyerek Allah’a dua eder.

     

    Anlam yolculuğumuzun yedinci ve son durağındaki levha:

    Fuzûlî buldu genc-i âfiyet meyhâne küncinde

    Mubârek mülkdür ol mülk vîrân olmasun yâ Rab

     

    Şair burada günümüz insanının düz bir bakışla yanlış anlayabileceği bir durumu, sonuna imzasını da atarak şöyle resmeder: (Fuzûlî meyhane köşesinde her türlü felâketlerden kurtulmak hazinesini buldu. O mülk mübârek bir mülktür, Yâ Rabbi viran olmasın.)

     

    Bilinen anlamıyla meyhane içki içilen yerdir. Bunun tasvip edilmesi asla söz konusu değildir. Ancak Divan şiirinde “meyhane, İlâhî aşkın hazinesidir. Şarap İlâhî aşktır.” Orada şair, her türlü felâketlerden masûnve uzak bir hâlde olduğundan, bu ilâhî aşk mülkü de mübârek bir mülk olduğundan bu mülkün viran olmasını istemez. Meyhane için “mübârek” kelimesini kullanarak bu mülkün bilinen anlamda bir meyhane olmadığını vurgular.

     

    Şair, aşk yolunda çekilen acılardan, eziyetlerden, ıstıraplardan bu uğurda düştüğü ayrılıklardan memnundur. Çünkü bunların kendini olgunlaştırarak “insan-ı kâmil” mertebesine ulaştıracağını, oradan da Allah’ın rızasına ereceğini düşünür. Bundan dolayı acıların, sıkıntıların ve uğurda çekilen cevr ü cefanın hiç bitmemesi yönünde dua eder.

     

    Fuzulî gibi bir içli şairimizle başlayıp devam ettiğimiz yazımızı bir başka gönül ve aşk insanı İbrahim Tennuri’nin bir dörtlüğüyle noktalayalım ve küfrün dışındaki her hâlimizde diyelim:

     

    Gelse celâlinden cefâ

    Yahut cemalinden vefâ

    İkisi de cana safâ

    Kahrın da hoş, lütfun da hoş…

     

    Allah, bizi rızasına erme, ulaşma yolundan bir an olsun ayırmasın. Âmin!

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.