|   | 
  • Cevahir Kadri

    Göğe Bakalım

    İkimiz birden sevinebiliriz

    göğe bakalım” (Turgut Uyar)

     

    Gökyüzü, insan için bin yıllardır hep ilgi odağı olmuştur. İnsan, hangi dine mensup olursa olsun bu, değişmez bir durumdur. Muhteşem yıldızları, ayı, güneşi başka bir güzellik yaşatırken yağmuru, dolusu, tipisi, karı, kırağısı, borası, fırtınası, rüzgârı ayrı bir duygu ve heyecan verir insana. Sıcağı, soğuğu, karayel gibi ocaklar söndürücü, canlıyı dondurucu soğuğu, meltem ılık rüzgârı veya samyeli gibi yakıcı rüzgârı ile de bunlar, insanın her zaman beraber olacağı bir gerçekliğidir gökyüzünün. Her bireri, şairlere ayrı ayrı ilham kaynağı olmuştur.

     

    Önce, doğayla içli dışlı olan çiftçiler bakar göğe. Çünkü onlar tohum, toprak, hava, sıcak, soğuk, su, kuraklık, yağışlı olma vb. en çok da onları ilgilendirir. Çünkü tohumun toprakla buluşması neme, tava, suya, sıcak havaya bağlıdır. Toprak tavlı değilse en kıymetli varlığı tohumu toprağın bağrına emanet edebilir mi çiftçi?

     

    Sen gamsız ve tasasız, evinde cam arkasından seyrettiğin o güzellikleri senin gibi aynı anda cam arkasından seyredebiliyor mu o? Bir düşün, düşünelim bakalım!

     

    Gözün, kalbin göğe bakışı

     

    Çiftçidir, göğe bakar. Yaz ayları; haziran, temmuz yahut ağustos, ne fark eder! Hasat zamanıdır, vakitlerden, ekin orağıdır!.. Ekinler orağa gelmiş, çıtır çıtırdır sapları. Vurunca tırpanı, orağı deste deste yapılacak kıvamdadır. Kadınıyla erkeğiyle yamaçlarda yahut düzlüklerde boy vermiş ekinleri, ellerinde oraklarla biçmek için sıra sıra “eynere durur” ekin orakçıları.

     

    Ekinler tırpan ya da orak yedikten sonra deste deste yığınlar hâlinde sıra sıradır. Bir çiftçi için böyle bir vakitte yağmurun yağması, bir yıllık emeğin boşa gitmesi, heba olmasıdır. Destelerin harman edilmesi için üst üste yığılarak “gümül” yapılması ve ardından geniş bir tepsi biçiminde serilen ekin saplarının hayvanların yan yana bağlanarak döne yürüye, döne yürüye çeçli saman hâline getirilerek “çatma dövülmesi”, tınaz yapılıp savrulması, çecinin çuvallara doldurulması, vb. işlemler tamamlanmadan; şimdilerde patoza atılıp en azından çeçini, buğdayını eve, ambara koymadan çiftçiye dirlik ve huzur yoktur.

     

    Bu süreçte onun gözü hep yukarılarda, gökyüzündedir. Birkaç bulut kümesi görmeyegörsün, içinde bir heyecan, yüreğinde bir telâş başlar. Hele birkaç damla da yağmur düştü mü yerlere; eli ayağı dolaşır, iki ayağı bir pabuca girer.

     

    Çiftçidir, göğe bakar; ekim vakti gelmiştir. Toprak tohumla buluşmalı, can canla kucaklaşmalıdır. Lakin zaman, mekân, imkân üçlüsü içerisinde tabii şartların da yerine gelmesi şarttır. Bu toprağa tohum için nem gerek ama insan olmayan insanın insana yakınlığına nem gerek! Toprak kurudur, tav yoktur; nem uçup gitmiştir. Bu kuru toprağa da altın kıymetindeki tohum saçılıp ona emanet edilemez ya!

     

    Her sabah bakar dururum göğe, var mı bulutlar küme küme diye! Küme küme bulutları görünce heyecanlanırım; yağmur varsa gökte yeşerir ekinim, darım diye ümitvarım!

     

    Çiftçidir, göğe bakar, ekim vaktidir çünkü; torakta biraz nem vardır, ekime uygun bir vaziyettedir, tavlıdır toprak. Toprağa tohum saçıp onu ona emanet etmenin vaktidir. Ah, rahmet yağmadan bir kavuşturabilsem şu tohumu toprağıyla der de göğe bakar. Bir de rahmet ağır ağır yağınca, hani şu “ahmakları” ıslatan cinsten!.. Bilirsin, çisil çisil yağan yağmura “ahmak ıslatan” derler. Böyle zamanlarda, çiftçinin keyfine diyecek yoktur!

     

    Bir de koşum hâlinde duran öküzler, inekler, atlar varsa çift sürmekte olan. İşte o zaman tarlanın tamamının bitirilmesi, “an”a kavuşturulması gerek. Yağmur damlaları yere düşmeden, toprak çamurlaşmadan bir an önce. İşte o an çiftçi, bir tarlaya bir de göğe bakar. Yer yer telâşlanır, yer yer rahatlar. Rahatı yağmurun yağmasından, telâşı da yağmurun toprakla buluşarak toprağı çamurlaştırmasından!”

     

    Göğe Bakma Durağı ve göğün rengi

     

    Gökyüzü nerede, Turgut Uyar da oradadır! Neden mi? Çünkü o, Göğe Bakma Durağı adlı şiirinde “… göğe bakalım” der!..

     

    Şiire yaklaşalım bakalım, kelimelerinde mısralarında dolaşalım biraz. Evvelâ, isminden başlayalım. Farklı farklı anlamlara gelmekle birlikte Durak, genellikle “Tren, tramvay, otobüs, minibüs vb. genel taşıtların durmak zorunda olduğu veya durabileceği yer” olarak zihinlerde yer alır. Bundan başka “çok sayıda taksinin bir arada çalıştığı ve bağlı olduğu işletme” veya bir yolculuk sırasında “kısa bir süre konaklanacak, durulacak yer” anlamına da gelmektedir. Kelimenin elbette başka anlamları da var.

     

    Göğe Bakma Durağı’nı gökyüzünün en güzel görünebildiği bir yer olarak düşünelim. Kanaatimizce, bu, şairin bir bakıma, kendini dünyanın bütün dert ve sıkıntılarından soyutlayarak alabildiğine masmavi, engin göğe ve oradan sonsuzluğa bırakarak o enginlik ve sonsuzlukta kaybolma isteğinden başka bir şey değildir. Üç bent hâlindeki şiirin her bendinde farklı unsurları sıralayarak onların yerde durmasını, uyumasını, yere sabitlenmesini dileyerek göğe bakma isteğini bent sonlarında tekrar ederek söyler: “… göğe bakalım.” Peki şair, gökte ne görmüştür de yerde gördüklerinden kaçıp sıyrılmak istemektedir? Buna, gökyüzünde ne gördüğünden ziyade yeryüzünde ne gördüğünden, ne görmek istemeyişinden bahsetmek daha doğru olur. Yeryüzü kirlenmiştir, çarpık yapılaşmalar içerisinde şehrin güzellikleri kaybolmuştur, gökyüzünü bile insanlar göremez hâle gelmiştir. Şair buna dikkat çekmek için daima “… göğe bakalım” diye bir istekte bulunur: “İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım

     

    Gökyüzünün mavi rengi öteden beri şairleri büyülemiştir. Şairler gökyüzünü hep mavi olarak düşlemişlerdir. Şiirlerine baktığınızda gökyüzünün rengi, mavi mavi damlar. Ama Cahit Sıtkı, Otuz Beş Yaş’ta, göğün başka bir rengi olduğunun farkına varır. O, bunun idrakine vardığını şu dizeleriyle ortaya koyar: “Gökyüzünün başka rengi de varmış!/ Geç fark ettim taşın sert olduğunu.” Aynı şekilde Ahmet Haşim’in Merdiven’inde bu renk, kızıldır, kızıllıktır: “Sular sarardı yüzün perde perde solmakta/ Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

     

    Göğe bakmada ilahi ikaz

     

    İnsanlığın kurtuluşu ve hidayeti için insana kendi diliyle seslenen Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak, “Yoksa, üzerlerindeki göğe bir defa olsun bakıp (da, Allah’ın ilmi ve kudreti hakkında hiç düşünmezler mi)? Biz onu nasıl da kurmuş ve (yıldızlarla) süslemişiz; ve onda en küçük bir çatlaklık, yarıklık yoktur.” (Kaf,6) diye ikaz eder ve hatırlatma sadedinde bir soru sorar. Sorunun ardından gökyüzünün muhteşem ve harika sistem üzerinde nasıl inşa edildiğine dikkatlerimizi çeker. Evet, bu ikaz ve hatırlatmalara kulak verip bir göğe bakalım, bakmalıyız da…

     

    Yaratıcıyı aramada İbrahimî metot

     

    Göğe, bir de Hz. İbrahim (a.s.) baktığı gibi, tefekkür etmek ve fikrî arayışlarımız için bakalım. Allah’ın (c.c.) kendisine “dostum, halilim” dediği Hz. İbrahim’in (a.s.) Yüce Yaratıcıya ulaşmada, bütün insanlara “güzel örnek, rol model” olması bağlamında, aklını kullanma tavrı ve eylemi vardır. Bu eylem ve tavır, Kur’an’da En’am Suresi’nde (74-78) şöyle anlatılır:

     

    Bir zaman İbrahim, atası Âzer’e şöyle demişti: “Şimdi sen, putları ilâh mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni de, mensubu bulunduğun şu halkı da apaçık bir sapıklıkta görüyorum.”

     

    “Bu şekilde İbrahim’e (şirki çirkin gösterdiğimiz gibi), göklerin ve yerin melekûtunu (varlığın iç boyutunu, taşıdığı ve üzerine oturduğu asıl hakikati) da gösteriyorduk; böyle yapıyorduk ki, imanda (o çok geniş kapasitesini dolduracak) nihaî kesinliğe ulaşsın.”

     

    “Gece bastırdı ve İbrahim, (yıldızlar içinde) gördüğü (bir yıldıza işaret ederek), “İşte,” dedi, (iddianıza göre) Rabbim bu!” Ama o yıldız batıp gidince, “Ben, batıp gidenleri sevmem.” dedi.”

     

    “Sonra, bir başka gece ayı dolunay şeklinde doğmuş hâliyle gördü ve hemen “İşte Rabbim!” dedi. Ne zaman ki ay da battı, bu defa, “Eğer Rabbim beni doğru yola iletmese, şüphesiz ben de sapıp gitmişlerden biri olurum!” diye sözünü bağladı.”

     

    “Bir gün de, doğarken bütün parlaklığı ve güzelliğiyle güneşi gördü ve hemen “İşte Rabbim bu; bu hepsinden büyük!” dedi. Ama güneş de batınca, nihayet asıl gerçeği ortaya koydu: “Ey benim halkım! Ben, sizin Allah’a ortak tanıdığınız bütün bu şeylerden uzağım.”

     

    “Şunu bilin ki ben, bütün varlığımla ve dupduru bir iman ve teslimiyetle, gökleri ve yeri yoktan var edip belli sistem ve prensiplere bağlayan (Allah’a) yöneldim. Ben, katiyen müşriklerden değilim.

     

    Peygamberi gölgeleyen bulut

     

    Göğe bakalım, bakalım gökyüzünde neler görürüz? Gökyüzü deyince bulut da gelir akla. Henüz peygamberlik görevi kendisine verilmemişken sıcak Arap çöllerinde güneşin yakıcı tayfları altında sıkıntı çekmesin, daima serin serin dolaşsın diye İki Cihan Güneşi için görevlendirilen bir bulut kümesi görürüz gökyüzünde. Peygamberimiz nereye giderse bulut kümesi onu takip eder, ayrılmaz hiçbir zaman başından. Arif Nihat Asya bu olayı Naat şiirinde “Ne oldu, ey bulut,/Gölgelediğin başlar?” diye sorarak yer verir.

     

    Ünlü romancımız Cengiz Aytmatov da benzer bir bulutun Cengiz Han’ın üzerinde dolaştığını söyler o meşhur Cengiz Han’a Küsen Bulut romanında.

     

    Yaz gecelerinde gökyüzü

     

    Yaz gecelerinde gökyüzü bir başkadır; ama şehirden, ışıktan uzakta, çok uzakta olmalısınız. Evet, böyle bir zamanda, yapay ışıklardan uzak bir yerde, göğe hiç baktınız mı bilmem! Ben baktım. Sırtımı toprağa verip bakışlarımı yıldızlara diktim, doyasıya baktım gökyüzüne. Evet, günümüze göre, elektrikle, daha az çevrenin aydınlatıldığı zamanlarda baktım. Merhum babamla birlikte kaldığımız, adına “çömen” dediğimiz “çoban kulübesi”nin yanındaki akşam ateşinde odunlar çıtır çıtır yanmakta, çaylarımız fokur fokur kaynamaktayken sırtımı toprağa verip gökyüzüne seyre daldım.

     

    O zaman öğrendim gece on ikiye doğru Ülker’in doğduğunu, “Yedikardeşler”in adını, şeklini. Sahi, siz duydunuz mu “Yedikardeşler”in adını hiç? Ben, o gün duydum, dinledim babamdan, gökyüzünde samanlarını döke saça giden bir “kocakarı”nın Samanyolu’nu oluşturduğunu!.. Yıldızların ara ara kaydığını o gece fark ettim. Sizler de göğü seyretmek için elektriklerin aydınlatmadığı hatta ayın doğmadığı bir geceyi seçin ki daha fazla yıldız görebilesiniz.

     

    Akşam güneş ufukta kaybolunca gökyüzünde bir parlak yıldız görürsünüz, bir parlak yıldız da sabaha doğru görürsünüz.

     

    Bir med zamanı” değil, “gökyüzü[nün]kurşunla örtülü” olmadığı bir zamanda, her türlü yapay ışıktan ve güneş aydınlığından azade olduğu bir vakit göğe bakmalıyız, göğe bakalım. Bakmasına bakalım ama kuru kuruya değil; iyi bir gözlem ve idrak ile. Derin bir tefekkürle... Sonra yerin ve göğün Rabbine “Ya Rabbi, şu cennet gibi yeryüzünü cehenneme çevirdik. Yeryüzünü kirlettik, tertemiz kalsın gökyüzümüz. Gönülleri kirlettik, onu tertemiz kılmayı nasip et. Bizi Senden uzaklaştıranlardan uzak, Sana yaklaştıranlara yakın et! Âmin!” şeklinde niyazımızı ettikten sonra, Attila İlhan gibi “Sana kullanılmamış bir gök getirsem!” diyerek sevdiklerimize sevgi buketleri sunalım.

     

    Yeryüzü kirlendi, gökyüzünü de kirletmeyelim. Orada ebemkuşakları daima sarsın güzellikleri. Gözlerimiz her daim güzellikler görsün!

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.