|   | 
  • Cevahir Kadri

    Hayırla Yâd Edilmek

    Hani derler ya bir yerden ayrılış aynı zamanda bir yere varıştır diye. Evet, biz de an be an, saat be saat, gün be gün… bu dünyadan ayrılıyoruz. Çok vedalar biriktiriyoruz birçok vuslata ermek için. Vuslatlarımızın en önemlileri Kâinatın ve bizim yaratıcımız, sahibimiz Allah’a ve O’nun insanoğluna gönderdiği peygamberlerin son halkası, İki Cihan Güneşi Efendimizedir (sallallahu aleyhi vesellem). Bu vuslata ermek, erilebilecek vuslatların en büyüğüdür.

     

    Bu büyük vuslata ermenin elbette bir bedeli vardır. Bedelsiz ne var ki şu imtihan dünyasında. En büyük bedel, hayatın en anında imtihanda olma bilinciyle yaşayabilmektir. İhsan şuuruna erebilmektir, o şuuru daima yaşayabilmektir. Hatta o şuurla yaşayabilmektir.

     

    Bu dünya fani, bu kâinat fani, bu can, bu bedende fani. Fani olan bir alemde baki olan nedir ki!.. Şair Baki, “Âvâzeyi bu ‘âleme Dâvûd gibi sal/ Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” der ve mahlasını da hatırlatacak güzel bir kelime oyunu bahşeder bize. Düşünelim bakalım; bu hoş sadâyı, sesi kaçımız bırakabiliyor acaba? Ne kadarımız bu bilinçle yaşayabiliyor? Hayatın keşmekeşliği, hayhuyu içerisinde, fani gündemlerin arasında boğulmuş öyle yüzüp gidiyoruz. Sanki bu dünyada ebedi yaşayacakmışız, bizi yaratan ve bu dünyaya imtihan için gönderen Allah’ın huzuruna çıkarılmayacakmışız gibi yaşayıp gidiyoruz; helal haram, hak hukuk nedir bilmeden!

     

    Bu dünyada kalıcı değiliz, hiç kimse kalıcı değil; bu muhkem bir hakikat. Ama bu hakikateuygun olarak yaşayabiliyor muyuz? Veya fani olduğumuz bilinci ile dünyanın bütün nimetlerinden -helal haram ayırt etmeksizin- tatmanın, istifade etmenin derdinde miyiz? Böyle bir anlayış için elbette bir sınır yok zahiren. Şu da var ki kişi inansa da inanmasa da ahiret var, hesap, sorgu sual var. Hz. Muaz b. Cebel’in (radıyallahuanh) anlattığına göre, Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde, bir kul şu dört şeyden sorguya çekilmeden bir tarafa adım atamaz: Ömrünü nerede tükettiğini, gençliğini nerede eskittiğini, malını nereden kazanıp nerede harcadığını ve öğrendiği ilmiyle neler yaptığını...” (Tirmizi). O zaman kendimize şunu soralım: Neyi ne için yapıyorum?

     

    İnsan toplumsal bir varlık. Bu özelliğiyle insan hem kendini hem de toplumu düşünmek, hayatını ona göre planlamak ve yaşamak durumundadır. Evet insan, kendisi için yaşadığı kadar, toplum için de yaşamalı, topluma bir şeyler katmalı ve kazandırmalıdır. Amelinin, hayır hasenatının kıyamete kadar devam etmesi için bunu yapmalıdır.

     

    İyilik yapmalıdır sonra insan. Toplumun, insanların yararına olan işler yapmalı, zararına olacak işler değil. Geleceğe bir adı kalmalı insanın, hem de tertemiz bir adı. Çevresi, çoluğu çocuğu, ailesinin iftiharla yâd edeceği, anacağı bir isim. Bunu da ancak topluma iyilikler yaparak kalabilir. Ha, toplum bunu idrak eder veya edemez, bu ikinci bir konu. O, topluma ait bir husus; güzellik veya eksiklik.

     

    Divan edebiyatı şairlerimizden Hayâlî ne güzel ifade eder:

    Cihân-ârâcihân içindedir ârâyı bilmezler

    Ol mâhîler ki deryâiçredirderyâyı bilmezler

     

    (Dünyayı süsleyip bezeyen Allah, yarattıklarında tecellî etmiştir, eserlerinde sıfatları âşikârdırammâ insanlar farkında değildir. Tıpkı denizdeki balıkların denizin farkında olmamaları gibi.)

     

    Toplum belki balıkların denizin kıymetini bilmemeleri gibi güzel işler yapan, iyilik yapanların kadrü kıymetini bilememiş olabilir. Hiç aldırma, sen iyilik yap, denize at; balık bilmezse Halik bilir demişler. Hem öyle değil mi? Allah her şeyi görür, bilir ve her şeyden haberdardır; biz gizlesek de açık etsek de. Değişmez, hem KiramenKatibîn yazar da yazar; zerre miktar bile olsa hiçbir şey kaybolmaz, her şey kayda geçer. Onun için yarınlara güzellikler bırakalım, iyilikler bırakalım. Güzellikte, iyilikte hep önde olalım, önder olalım.

    Kara bulutların kapladığı bir dünyamız olmasın. Zulüm üstüne zulüm yağmasın semamızdan. Gözlerimizden rahmet damlaları gibi billur damlasın Allah’a olan sevgimizden. Gözlerden yaş akıtanlardan olmayalım. Başkasının hak ve hukukuna riayet edelim, kendi hak ve hukukumuzu ararken bile. Başkasının hakkını, hukukunu gasp eden zalimlerden olmayalım, başkasına da böyle kötü örneklerden, kötülüğe önder olanlardan olmayalım. Fani ve az bir menfaati, lezzeti çok ve ebedî kıymetlere tercih etmeyelim. Kur’an’ı Kerim’de ikaz edildiği gibi “dünya hayatını ahiret hayatına” tercih edenlerden olmayalım. Bu dünya ve ahiret hayatımıza zarar verecek her türlü davranıştan uzak duralım. Günah biriktirenlerden değil, sevap ve iyilik biriktirenlerden olalım. Bir şair arkadaşım şiirinde şöyle der:

    “Ne biriktiriyoruz geleceğe dair

    Deste deste, ağaç ağaç sevap mı

    Damla damla ah mı

    Nice günahlar bilirim

    Göz göz olur da yakar sonsuzca

    Diller vardır delik deşik eden sinsi bir kurttur

    Nice ağızlar bilirim ki sakız çiğneye çiğneye geçer kendinden

    Sakızlar ki kardeşinin ölü etinden!”

     

    Hayatımızı yaşarken karşımıza iki yol çıkar: helâl ve haram; doğru ve yanlış. Haramdan ve yanlıştan dönmenin de yolları vardır: Tövbe bu konuda en güzel yoldur. Bu yol da en güzel kandillerde, Cuma gecelerinde yürünür. Bu vakitleri iyi değerlendirelim. Tövbe ettiğimiz, geri döndüğümüz günah yollarından bir daha geçmeme iradesine sahip olalım.

     

    Her şeyi yerli yerince yaşayalım. Bunu yaparken de asla kul hakkına girmeyelim. Başkasının kusurunu araştırmayalım, suizandan kaçınalım.

     

    Hepimizin farklı farklı siyasi görüşleri olabilir. Ama siyaseti siyasetin alanı içinde yapalım. Siyaseti hiçbir zaman dinin önüne koymayalım, siyasetin söylemini dinin söyleminden üstün tutmayalım, tutanlardan olmayalım. Çünkü siyasetin bakışı değişkendir ama dinin bakışı asla değişmez. Siyaset dün yanlış bulduğunu bugün doğru; bugün yanlış bulduğunu yarın doğru bulabilir. İnsanlar hakkında düşünürken dinin emrini öne çekelim. Kul hakkına girmeden, kişilerin davranışları dine ne kadar uygun ne kadar değil sorgulayalım. Daha sonra onların söylediklerinin dinin hakikatlerine ne kadar uygun olduğuna kanaat getirelim, ona göre davranalım.

     

    Hayırlı bir ömür yaşayalım. İnsanlara faydalı işler yapalım ve toplumca hep hayırla yâd edilelim. Bir Kaşgarlı Mahmut, Yunus Emre, Hacı Bektaşı Veli, Osman Gazi, Fatih, Kanunî, Atatürk, Özal bugün için hayırla yâd edilirler. Her bireri beşerdir, hataları da olabilir. Ama iyilikleri daha fazla olduğu için öyle anılırlar. Hem unutmayalım; dünyaya dünya kadar, ahiret hayatımıza da ahirette kalacak kadar değer verelim. Tavır ve davranışlarımızı ona göre ayarlayalım.

     

    Sözümüzü,Akşemseddin Veli Hazretleri’nin Nutku şerifinden bir beyitle bağlayalım:

     

    'Amel kıl dedi dünyâ'çüncihânda durduğun mikdâr

    'Amel kıl dedi cennet'çünbekâ buldukça me'vâdan

     

    Not: Bütün okurlarımızın Berat Kandili’ni tebrik eder, Beraatin hayırlara, birlik ve beraberliğimize vesile olmasını dilerim.

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.