|   | 
  • “Demek ki evliya da çeşit çeşit.” diye düşünürdü. “Aristokratı var, burujuvası var, proleteryası var. Mütekebbiri, mütevazisi, celâllisi, muhterisi, sabırlısı, cesuru, korkağı... çeşit çeşit kanaat önderleri. Belki de herkes kendine uygun bulduğuna takılsın diye. Gerçekten de birine takılacaksan, onu kendine yakın bulabilmelisin yahu, ‘bizden biri’ diyebilmelisin. Ben biraz halk adamı olmasını isterim evliyamın. Giyimi basit, yemesi içmesi basit, dili ve anlatımı basit, hattâ kerametleri bile. Yüzü de gülmeli biraz canım. Vakar vakar, vakar da nereye kadar? Her şeyin fazlası zarar. Fazla vakarda biraz gurura giden yolar da var. Şöyle Taptuk Emre’nin kapısının eşiğine yatabilmeli ve ‘Bizim Yunus mu?’ denilmesini bekleyebilmeli evliya dediğin. Ormandan eğrisi büğrüsü olmayan odunları bıkmaksızın seçip sırtında taşımalı. İşi buyurana da nedenini sormamalı. Dağlar ile taşlar ile, gözündeki yaşlar ile Mevlâ’yı çağırıp durmalı. Değil varlığını belli etmeye çalışmak belki varlığından söz bile ettirmemeli. Ölümü de üç gün sonra duyulmalı, cenazesi soğuk suyla yuyulmalı. Dahası... kabri bile meçhul olmalı. Ya da Yesevî gibi 63’ünde canlı canlı kendini kabire koymalı, orada Efendiler Efendisi’ne arkadaş olmalı. Meselâ yani.”

     

    Yunus Emre, başının tacıydı. “Ah,” derdi, “Yunusum, bugün sana ne çok ihtiyacımız var. Sen çağdaşımız olsaydın da istersen hiç çağırmasaydın bizi. ‘Gel.’ demesen bile bütün kokuşmuşluğumuza rağmen sana, kapına gelmek isteyenler çıkardı aramızdan. Kabul edilmek için de kendimize biraz çeki düzen verirdik belki.”

     

    Yunus’a nerden kayıvermişti düşüncesi, şaşırdı. O aslında Mevlânâ’yı geçirmek istemişti aklından. Mevlânâ’nın çağrısının kimleri kapsadığını zihninde sorgulamak, daha doğrusu bu sorusunun cevabını öğrenmek istemişti.

     

    Mevlânâ’ya kızıyordu. İhtimaldir ki Karamanoğlu Mehmed Bey de ona kızdığı için meşhur fermanı yayınlamıştı. “Bir şiir, Türkçe... bir mısra, Türkçe... ah be sultanım, bari bir kelimecik Türkçe!.. Bu kadar mı değersiz ait olduğun milletin konuştuğu dil? Bu nasıl inat? Yunuslar, Yesevîler, Pir Sultanlar da böyle mi yapmalıydı? Ben Türküm, elin Farsçasını bilmem. ‘Gel.’ dediğini; günahkâr olsam bile, tövbemi bozmuş olsam bile beni çağırdığını nasıl anlayacağım ben?”

     

    Kızdığı için de O’nu okumamaya söz vermişti. Tabi bunu kimseye söylemiş değildi. İçinde sakladığı bir sırdı. Zaman zaman bütün samimiyetiyle “Allah şefaatine nail etsin, gerçekten özel bir velidir Mevlânâ hazretleri.” derdi ve gözlerini kısarak on iki, on üç ve on dördüncü yüzyılların Anadolu’suna giderdi hayâlen. Fakat o vasatta bile Mevlânâ ile yan yana bulunma adına öyle canım canım bir arzu duymazdı içinde. Allah şefaatine nail etsindi. Âmin. Yunus’a ise ruhunda volkanlar oluşturacak derecede teveccühü vardı. “Aynı zaman, aynı mekân, aynı atmosfer, aynı cevher... ama bir tarafta Mevlânâ diğer tarafta Yunus. Demek ki evliya da çeşit çeşit.”

     

    Üç çocuğundan birisi vasıtasıyla torun vermişti Allah. Hem de ikiz. İki erkek sıpa. Kendi kendine söylenirdi: “Yalan yok, seviliyor hani. Hele kendilerini sevdirmesini bilirlerse. Rahmetli babamın ifadesiyle; çocuklar insanın canı, torunlar canın canı. Yaşları ilerledikçe neler olacak bilinmez ama küçük yaşlarda durum kaçınılmaz olarak böyle. Yine babamın ifadesiyle; hamı datlı oluyor bu meyvelerin, hamı.”

     

    Torunlarıyla gerçekten arası iyi idi. Konumu, karakteri itibariyle de torunların ilgisini ve sevgisini çekebilecek birisiydi. Yalnızca yaşadığı maceraları anlatması bile meraklı ikizlerin hoşlarına gidiyordu. Kaldı ki onlara daima yeni yeni meşguliyetler bulur, ilginç işler yaptırırdı. Bu arada da eğitmeye çalışırdı. Yerine göre yetkililerin otoritesine itaat etmenin önemini, yeri geldiğinde hak aramanın gerekliliğini, sevgiye ve saygıya lâyık olmanın esaslarını, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermeyi... dili döndüğünce. Ağacın yaşken eğileceği, onun çok önemle üzerinde durduğu bir konuydu. Eğitimde dedelere, ninelere çok ama çok büyük sorumluluklar düştüğünü bilen bir eğitimciydi. “Ama nerde o dedeler, nineler? Ondokuzuncu Yüzyıldan itibaren kaybolmaya başladılar. Hele Yirminci, Yirmibirinci yüzyıllarda yer yarıldı, yerin dibine girdiler. Eski dedelerin, ninelerin yerini günümüzde ... aldılar.” Buraya koyabileceği bir sürü kelime vardı ama... düşüncesinde bile o kavramları kullanmaktan rahatsızlık duyuyordu. Boş bırakmayı yeğledi; nokta noktanokta. 

     

    Bildiğimiz güneş ışığındaki yedi renk misali, faziletin (hadi erdem diyelim) oluşumundaki temel kavramları tanımalarını, bilmelerini çok önemsiyordu torunlarının. Birçoğu anlaşılamayan, bir kısmı unutulmuş olan, bir kısmı itilmiş kakılmış, bir kısmı ayaklar altına atılmış, bir kısmının ise yalnızca adı kalmış kavramları anlatmaya, tanıtmaya ve benimsetmeye çalışıyordu onlara. Dürüstlük, sadakat, diğergamlık, vefa, kadirşinaslık, çalışkanlık, cömertlik, kanaat, sabır, cesaret, hoşgörü, hilm, namus, iffet... Aslında biraz da abartıyordu galiba. İyi insan, iyi insan, iyi insan... bu söz artık çocukların iliklerine kemiklerine işlemişti. Öyle olmalı ki, henüz yedinci yaşlarına girmiş bu veletler de karşılaştıkları her olaya bu perspektifle bakmaya, gördükleri her yeni insanın iyi insan olup olmadığını sorgulamaya başlamışlardı.

     

    Bir gün bir dostlarının düğününe gitmişlerdi. Torunları da yanlarındaydı. İşte, millet ‘düğün’ kelimesinden ne anlıyorsa o türden bir düğündü. Yemeler, içmeler, fotoğraflar, videolar, takılar... Müzik eşliğinde. Ama davetiyede yazılı olduğu gibi ...tasavvuf müziği eşliğinde... Yani oynatan, tepindiren müzik yerine, dinlenen, duyulan... Fakat o da ne, sahneye bir semazen çıkmaz mı! Keçe külahıyla dönüp durmaya başlamaz mı! Altında savruldukça paraşüt gibi açılan bir etek, dön babam dön. Bu da yeni âdetmiş efendim. Müzik yapan gurubun bir üyesi imiş. Vakti geldiğinde sahneye çıkar döner dönermiş. Göz ucuyla torunlarına baktı. Sorular gelmek üzereydi. Beklediği gibi oldu. Ercüment:

    -“Dede, bu adam Mevlânâ mı? Ben televizyonda görmüştüm.” dedi. Bilmiş Taha atıldı:

    -“Hayır, o Mevlânâ değil, mevlânâcı. Mevlânâcılar hep böyle dönerler. Hepsinin de giysileri aynı.”

    -“Oğlum, bu adam Mevlânâ değil tabi ki. Ama mevlânâcı mı değil mi onu bilemiyorum.”

    -“Peki neden burda dönüyor, dede?” Ercüment’in sorusu dedeyi allak bullak etmişti.

     

    “Neden dönüyordu bu adam burada? Neden? Bu adama da ‘Gel.’ diyecek miydi Mevlânâ? Öyle ya, iyilerin ve hattâ iyiliğin tükenmekte olduğu dünyamızda katillere, hırsızlara, hortumculara, rüşvetçilere, yalancılara, ırz düşmanlarına, cinsel sapıklara, alkoliklere, kumarbazlara, anasına babasına asi olanlara, kimlere kimlere, hattâ vatandaşlarına kan kusturan zalim devlet yöneticilerine bile ‘Gel. Ne olursan ol, gel.’ diyorsa; üç beş kuruş kazanmak ve biraz da alkış almak için dönen bu adamı niçin çağırmasındı ki? Zaten iyileri çağırmaya kalksa, hiçbirimiz gidemezdik ki. Eh bu adamcağız bir folklorcudan başka neydi ki? Evet, bir kutsalın böğrüne böğrüne vurmuş oluyordu ama başka bir kabahati de yoktu, değil mi?

     

    Folklor, insanların hoşuna gidiyor. Hele elitin. Onlar ibadetten hiç hoşlanmıyorlar (hadi ‘tiksiniyorlar’ demeyelim) ama ritüellere bayılıyorlar. Kulluk yapmak işlerine gelmiyor, (Yaratıcı’dan bile) emir almak gururlarına dokunuyor, emredilenleri uygulamak onlara zor geliyor. Kendi projeleriyle, kendi biçimlendirdikleri tatmin partileriyle arınma, yücelme seansları yapmayı tercih ediyorlar. Semayı da bundan dolayı mı seviyor bazıları acaba? Sonra da derin derin felsefesini yapıyor, kendilerini kandırıyor, nefislerinde Firavunca bir tatmin hazzı mı duyuyorlar? Aşk, diyorlar... aşkı kendi beyinlerinin, kendi akıllarının, kendi arzularının, kendi tanımlarının seviyesine indiriyorlar, sonra da o aşkı nirvana mı zannediyorlar? Nasıl olsa ‘Gel.’ çağrısı da var. Kısaslıklar, racmlikler, değneklikler, müebbedlik suç işleyenler... ve babamın katili... Bari cezalarını çektikten sonra çağırılsalardı be! Uff! Burujuvanın, aristokratların işlerine de akıl sır ermiyor ki. Ama şurada, şu düğün sahnesinde dönen gencin durumu yine de çok farklı.”

     

    -“Bilmiyorum evlâdım, ben de bilmiyorum. Bu adamın burada neden döndüğünü de bilmiyorum, bütün dönenlerin neden döndüklerini de bilmiyorum. Bu adam burada düğüne renk katmak için dönüyor olabilir mi acaba?” derken, Taha tetiği çekiverdi yine:

     

    -“Dede, peki bu dönen adam, iyi bir adam mı?” Ah torun, bari bunu yapmayacaktın be! Dede iyice tıkandı, öksürdü, yutkundu.

     

    -“Yine bilemediğimi söylesem bana kızar mısınız? Kızmayın, çünkü bir insanın iyi olup olmadığını gerçek anlamıyla Allah bilebilir. Kaldı ki sorunun cevabını verebilmemiz için bu adamın neden burda olduğunu ve niçin döndüğünü bilmemiz gerekir. Peki aynı soruyu ben sana sorsam, nasıl cevaplarsın? İyi bir adam mı bu adam?”

     

    Haydaa! Ercüment damdan düşercesine:

     

    -“Dede, Mevlânâ iyi bir adam mıydı?” Öyle ya bu adamın Mevlânâ değil ama mevlânâcı olduğunu öğrenmişti.

     

    Fakaaat Ercüment’in bu sorusu dedeyi kurtarmıştı. Dönen semazen hakkında bir şey söylemek zordu. Hattâ mümkün değildi ama Hazret-i Mevlânâ için zaten söylenebilecek tek söz vardı:

     

    -“Çocuklar, Hazret-i Mevlânâ, hem büyük bir âlim hem de Allah ve Peygamber âşığı bir evliyâ idi. Günümüzde de görmek isteyen insanlara iyi insan olmanın yolunu göstermektedir. Milyonlarca insan için ışık kaynağı olmuştur, olmaktadır.”

     

    Düğün dağıldığında çocuklar uyuklamaya başlamışlardı. Otomobile binilir binilmez uyudular.

     

    Ertesi gün veletler dedeyi yine köşeye kıstırmışlar, Erol Bey’in, horozu köpeğin ağzından nasıl kurtardığını anlattırıyorlardı.

     

    -“Ben otomobili kapının önüne park ettiğimde benim yaşlarımda bir adam yan taraftaki dik yamaçtan yola inmeye çalışıyordu. Biliyorsunuz orada koca koca taşlar, kayalar var. Zorlanıyordu biraz. Bir yandan dikkatlice kendisine bakıyor ve neyin nesi olduğunu, nasıl bir adam olduğunu anlamaya çalışıyordum. Diğer yandan ise düşüp yuvarlanmasından endişe ediyordum. İndi, yanıma geldi. Daha doğrusu ben O’nun yanına gitmiş oldum. Genç değildi tabi, soluğu sıklaşmıştı. Merhabalaştık, ardından durumu anlattı. Kendisinin müdahalesinden sonra köpek horozu bırakmış uzaklaşmış. Ama Erol Bey, elindeki taşları fırlatarak arkasından biraz daha kovalamış. Köpek gözden kaybolduktan sonra horoza yönelmiş. Fakat horozu, köpeğin bıraktığı yerde bulamamış. Bu defa yeniden telaşlanıp onu aramaya koyulmuş. Duvardan atlayarak bizim evin bahçesine de bu yüzden girmiş. İşte tam o sırada biz gelmişiz...”

     

    Her zaman olduğu gibi nefesler tutulmuş dedeyi dinliyordu ikizler.

     

    -“Bu vesileyle tanışmış da olduk Erol Bey’le. Daha önce anlatmıştım, bizim buraya yerleşmemizin üzerinden epeyce zaman geçmiş olmasına rağmen, benim çevremle ilgilenmemem nedeniyle kendisini o güne kadar tanıyamamıştım. Ben kendisine teşekkür ettim ve kayıp horozu aramaya benim devam edebileceğimi söyledim. O evine doğru yürürken, evini biliyorsunuz geçen gelişinizde sizi de götürmüştüm, ben de yaralı horozumuzu aramaya koyuldum.”

     

    -“Sonra şu zeytin delicesinin dibinde, dalların ve otların arasına sinmiş bir şekilde buldun horozu, değil mi dede?”

    -“Evet. Yaralıydı, tüyleri kan içindeydi.”

    -“Bacağı mı yaralanmıştı dede?”

    -“Bilmiyor musun Ercüment, dedem kaç kez anlattı; hem bacağı hem boynu yaralıymış. Sonra yaralarına kantoron yağı sürdünüz değil mi dede?”

    -“Peki dede, horoz seni görünce ne yaptı? Sevindi mi? Seni tanıyordu değil mi dede?”

    Sorular sorular. Konu ne zaman açılsa tekrar tekrar aynı sorular. Bilmediklerinden değil, dedeye tekrar anlattırmak ve dinlerken o heyecanı yeniden yaşamak için. Taha’dan değişik bir soru:

    -“Dede, Erol Bey istese hiç karışmaz, horozumuzu kurtarmaya çalışmazdı değil mi?”

    -“Evet yavrucuğum, pek çok kişi öyle yapardı, bir köpek tavuklara saldırıyor der, geçer giderdi. Ama bu doğru bir davranış olmazdı.”

    -“Ben bir köpeğin tavuklara saldırdığını görürsem hemen onu kovalarım, ona taş atarım dede.”

     

    -“Aferin oğlum, öyle yaparsan vicdanın rahat olur ve ödevini yapmış insanların duyduğu bir iç huzuru duyarsın. Ama maalesef şimdilerde bu huzura önem veren insanların sayısı azaldı. İnsanlar, ‘bana ne’, ‘adam sende’ demeyi tercih eder oldular. Pek çok kişi, trafik kazası geçiren ya da sokakta baygınlık geçiren kimselere bile yardım etmekten kaçınıyor. Başlarını, gözlerini öte tarafa çevirerek geçip gidiyorlar.”

     

    Taha sanki bir büyük adam, dinde derinliği olan birisi edasıyla ortaya konuştu:

    -“Allah insanları sevmemizi, onlara zarar vermememizi ve onları korumamızı emretmiyor mu! Biz iyilik yaparsak Allah da bize kat kat iyilikler verir. Ben her zaman iyilik yapmaya çalışacağım.”

    -“Dede. Peki o kara köpek, Erol Bey’e hiç mi bir şey yapmamış? Saldırmamış mı? Üstüne atlamamış mı? Havlamamış mı? Erol Bey hiç korkmamış mı?..”

     

    Bu yeni yaylım ateşi Ercüment’ten idi. Ağırdan alırsa soruların sonu gelmez biliyordu, tez tarafından cevapladı:

     

    -”Evlâdım, ben bu sorduklarını, daha önce konuyu her anlattırışınızda defalarca cevapladım. Ama sen beni dikkatli dinlememişsin. Demek ki dinlemeyi doğru bir şekilde yapamıyorsun. Ne demiştik, birisiyle konuşurken o kişinin ağzından çıkan her sözü, her kelimeyi dikkatlice dinlemeliyiz. Karşımızdakinin söylediklerini hem anlamaya hem de aklımızda tutmaya çalışmalıyız. Her neyse, ben senin sorularını bir kez daha cevaplayayım. Öncelikle köpek yabancı bir köpekmiş, yani her horoz kendi çöplüğünde öteceğinden...”

     

    Taha, hiç beklenmedik ve biraz da münasebetsiz gibi görünen hamlesiyle kesti sözünü:

    -”Dede! Hani sen konuşmalarında sık sık, ‘İyi insan kalmadı dünyada.’ diyorsun ya...”

    -”Evet oğlum?”

    -”Oysa iyi bir insan var dünyada.”

    Sözü etkili olsun diye galiba, biraz bekledi. Ne diyeceğini tahmin ettiği halde dede de bekledi. Sonra Taha’nın ağzından şu söz döküldü:

    -”Erol Bey.”

     

    Din dindir. Folklor ise folklor. Din ile folklorun harmanlanmasınına hayır. Vesselâm.

     

    R. Serdar Özmilli

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.