|   | 
  • Cevahir Kadri

    Korona Günlerinde Evin Şiir Hâlleri 2

    Koronavirüs sebebiyle uygulanan karantina günlerinde vaktimizin çoğu evlerde geçiyor. Öyle olunca herkes bir konuya odaklanıyor, ona yoğunlaşıyor. Bazıları eski kitaplarını gözden geçiriyor, yeniden baskıya hazırlıyor. Bazıları okumada, tefekkür etmede derinleşiyor. Divan şairlerimizden Enderunlu Vâsıf “Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner/Gam ü şadî-i felek böyle gelür böyle gider!” demekle ne kadar da haklıdır. Eve kapanmışsak kitapla hemhâl olarak bu hâlin zevkini çıkarmak en iyisi. Öyle değil mi?

     

    Biz de geçen hafta başladığımız Türk şiirinde evin hâllerini incelemeye bu hafta da devam ediyoruz. Hemen belirtmeliyim ki sokaktan eve giren pek çok şairimiz olsa da eve hiç uğramayan, bu konuda bir beyit bile söylememiş şairlerimiz daha fazla. Çünkü bazısı tarzından, bazısı ideolojisini daha çok öne çıkarmasından bazıları da genel olarak aşka yoğunlaşmasından dolayı “evin hâlleri”ni mısralara dökmemiş veya buna fırsatı olmamış.

     

    Evin hâllerine, evle ilgili şiirlere geçmeden önce, “ev halkı”nın hâllerinden “hasta olma, hastalıklı olma hâli”ne değinelim isterseniz önce.

     

    Gerek dünyadaki gerekse ülkemizdeki insanların bu salgından etkilenme durumları bize gösteriyor ki insanoğlu, büyük bir tehdit altında. Bu tehdit, insanoğlunun fıtratına, doğasına aykırı davranmasının bir neticesi. Doğanın tahrip edilmesi, yenmemesi gereken şeylerin peşine rızık olarak düşülmesi, vb. Rabbim, bütün masumları, her türlü belâ ve musibetten saklasın!

     

    İyileşme Mesaj’ı

     

    Hastalık, hasta olma hâli demişken büyük usta Nazım Hikmet’in Mesaj şiirini görmezden gelemeyiz. Şair, bu şiirinde hastalara moral, motivasyon, ümit aşılar. Hasta olanların bir gün mutlaka iyileşeceğini, yeşil dalların arasından rahatlığın geleceğini belirterek: “Hastalar,/kardeşlerim,/ iyileşeceksiniz./ Ağrılar, sızılar dinecek./Yumuşak, ılık/ bir yaz akşamı gibi inecek/ ağır, yeşil dalların arasından rahatlık.”der. Nazım, hastaların daha sonra yataklarınızdan kalkıp dış dünyada var olan cıvıl cıvıl hayatın içinde kendilerini bulacağını söyleyerek hayatı yeniden keşfedeceklerinin müjdesini verir: “Hastalar, kardeşlerim,/biraz daha sabır, biraz daha inat./Kapının arkasında bekleyen ölüm değil,/hayat./ Kapının arkasında dünya,/ dünya cıvıl cıvıl./Kalkacaksınız yatağınızdan,/gideceksiniz./Tuzun, ekmeğin, güneşin tadını/ yeni baştan keşfedeceksiniz.” Nazım, devamında da asla yılgınlık, ölgünlük göstermemelerini salıklar.

     

    Cumalı’nın evleri

     

    Necati Cumalı, Baba Evi ve Eve Dönerken başlıklı şiirlerinde evi bir tema olarak anlatır. Baba Evi adlı şiirinde şair, çocukluk yıllarına, anılarına gider, anıları canlanır bir bir. Eşya ile insan arasında var olan duygusal bir bağın izlerini bu şiirde buluruz. Eşyayı kullananla kullanmayan, ona aynı değeri biçemez. Birine salt bir eşya, bir araç olan, ötekine uzun duygulu yılları hatırlatan bir nesnedir; onunla ağlar, onunla sevinir, sevdikleri, üzüldükleri aklına gelir. Cumalı bütün bunları bize şu dizelerinde hissettirir: “Durmuş bakıyoruz/Baba evine. Senin/ İlk görüşün gelinim,/ Alt yanı bir ev sana göre/Çatlak duvarın biri/ Boyasız kapı pencere.

     

    Evet, birine “alt tarafı kapı, duvar, pencere” olan, diğerine farklı şeyleri söyler; geçmişi, anıları hatırlatır. Şair için yaşanmış nice yıllar vardır orada halbuki, duyabilir mi hiçbir başkası onu, şair kadar? Hüzünler, sevinçler iç içedir, kim bilir nice varlık ve yokluklar yaşanmıştır! Kimi zaman kavgalara şahitlik eden duvar kimi zaman mutlukları kaydetmiştir. Evin penceresinden dış dünya seyre dalınmıştır, kimler görülmüştür, kim bilir kimlerle görüşülmüştür! Dış dünyadan evin penceresi küçük bir noktadır ama içeriden o küçük yer koskocaman bir dünyadır. Aile efradının merdivenlerden gelir ayak sesleri, bazen neşeleri, kederleri… İnişler ve çıkışlar, gelişler gidişler; gelişlerle sevinçler gelir, gidişlerle hüzünler yığılır evin içine, tınaz olur. Tıpkı hayatta olduğu gibi evin merdivenlerinde de yaşanır bütün bunlar. İşte tam da burada şair için geçmişe, zamanda yolculuk başlar: “Bense sesler duyuyorum/Ayak sesleri merdivenlerde/Kapılar açılır kapanır/Pencerelerde saçlar gözler/Karşılar beni sevinçle/Uğurlar hüzünlenir.

     

    Eve Dönerken şiirinde ise olumlu olumsuz, dışarıda yaşananların evlere yansıdığını, dışarıda yağmur altında kaldığını içeri girince evin ve şairin mutluluktan yeşerdiğini söyler: “Dolandım dolaştım boşandı yağmur/Saçım ıslak kunduram çamur/Eve döndüm yağmur getirdim/Ev yeşerdi ben yeşerdim.

     

    Ahşap evlerin hüznü

     

    Bazı şairler eşyayı tarihi ve sosyolojik varlıklarıyla ele alırlar. Necip Fazıl Kısakürek de Evim şiirinde bu tarz anlatımı benimser. Ahşap ev ile betonarme yapı olan apartmanların mücadelesini apartmanlar için söylediği “kırk katlı ejder” niteleme ve benzetmesiyle ortaya koyar. Ahşap evleri bu apartmanların yiyip bitirdiğini söyler. Her türlü doğallığıyla insana huzur veren, komşuluk ilişkilerinin “ölçülü uzaklıkta” ve “yakın beraberlikte” tutularak had safhada iyi yürütüldüğünü “hatır soran terlikler”le anlatır.  Ahşap evlere rağbetin azaldığını sigorta şirketlerinin bile yıkılıp gitmekte olduğu için “garanti” vermediklerini/veremediklerini hatırlatır. Cumalı gibi Kısakürek de bakışlarımızı evlerdeki her eşya ile eski yaşanmışlığa çevirmemizi sağlar: “Bir köşende anneannem, dalgın Kur’an okurdu/Ve karşısında annem, sessiz gergef dokurdu./ Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;/Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı…” Apartman türü yaplarda komşulukların, mana ve ruhun kaybolduğunu, yeni neslin üst üste  göklere yükselirken boşluğa düştüğünü, dengelerin alt üst olduğunu, apartmanı mahkemeye verdiğini, cezasının susuz, ekmeksiz ölüm olduğunu ifadeden sonra geçmiş güzelliklere ah u vah eder: “Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!/Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!

     

    Yüksek evler

     

    Yüksek evlerde oturanlara türkü yakar Gülten Akın da. Ev konulu yazımıza bu türküsüyle misafir olur. O, Yüksek Evde Oturanın Türküsü şiirinde çok katlı evlerin insanı değerlerinden, doğadan, sudan, ağaçtan hatta topraktan da uzaklaştırdığını dile getirir tıpkı Necip Fazıl gibi: “Evleri yüksek kurdular/On bin basamak merdiven/Bakışlar uzakta kaldı/Uzakta kaldı dostluklar.” Topraktan yaratılan insanın, yapılaşmayı kendinden geçercesine yaparak bir bakıma kendinden uzaklaşması, topraktan uzak kalışı çok hazin bir durumdur, çünkü her yer “cama, betona boğulmuş” bir vaziyette olduğundan yaşamaya toprak kalmamıştır.

     

    Ziya Osman’ın hayalindeki ev

     

    Şiirine evi misafir eden şairlerimizden Ziya Osman Saba’nın muhayyel Beyaz Evi vardır. Saba, bunu hayal dünyasında canlandırdığı asla gönünün önünden gitmeyen beyaz bir evin betimlemelerini (tasvirlerini) ayrıntılarıyla yapar: Bir dağ yamacına, su kenarında kurulan bu ev; pembe damlı, yeşil panjurludur. Balkonuna kadar tırmanan sarmaşıkla süslü bu evin, geceleri pencerelerinden daima ışık sızar, kış boyunca da bacası tüter.

     

    Şair, bu hayal dünyasındaki beyaz evinde kapısını açan eşi ile mutluluktan uçacağını, öyle ki “Evim! Evim!” diye haykıranın kim olduğunu bilemeyecek kadar kendinden geçeceğini dile getirir. Daha sonra evin iç düzenlemesine dair neler yapacağını, karyolayı nereye koyacağını, su testisini, perdeleri, eşinin öğle uykusunu, saksılardaki çiçekleri, esen rüzgarları, evin çardağında sararmakta olan üzümleri vs. bir bir hayal eder. Sonra “Hep geçireceğiz içimizden:/Hayat beraber, ölüm beraber.../Şu göklerin altında,/Olacağız o kadar bahtiyar” diyerek büyük bir mutluluk içinde hayat süreceğini hayaliyle yaşar. Öyle ki bu hayaline bu dünyadan göçüp ahirete intikal eden anne babasının da evlerine tekrar gelişini ekler.

    Sevgilinin dokunduğu yerler

     

    Süzülür odama her sabah erken,/Bir gümüş ve yayvan tepside gülen/Gözlerinin daha uyku ucunda;/

    En serin su buhar olur avcunda.” Der Ahmet Muhip Dıranas Eviçi adlı şiirinde. Sevgilinin olduğu evin küçük ama sevimli olduğunu bir rüya hâlinde anlatır bize. Evde onun sesleri yankılanır, elinin dokunduğu eşyanın âdeta canlanıp güldüğünü ve ürperdiğini belirtir. Akşamın koyu karanlığı bir zincirli bir örtü gibi çöktüğü sıralarda çiçeklere su verirken dilinde eski bir şarkıyı mırıldanır: “Pencereden selam verir mendilim/Senden başka yoktur benim sevgilim...

     

    Yeniden evin hâlleri

     

    Behçet Necatigil Hoca’nın evin hâlleri şiirine önceki yazımızda değinmiştik.  Birhan Keskin’in de Evin Hâlleri adlı şiiri vardır. Keskin, bu şiirinde bize evinden dört farklı tablo sunar. Birinci tabloda herkesin kendi âlemine çekildiği yahut işi dolayısıyla eşlerden birinin evden ayrıldığının resmidir ki bu resimde herkes birbirinden uzaktır, evde oturan da eve uzaktır; şaire göre bu, evin “ıssız hâlidir.” İkinci tabloda ise herkes madden ve manen bir yorgunluk belirtisi gösterir. Kimse kimseyle konuşacak durumda değildir. Şair bunu “Ah kıyamaz hani kimse kimseye.” diyerek ortaya koyar ki bu, evin “içerlek hali”nden başka bir şey değildir ve evin “boynu eğilir.

     

    Derken sabah olmuştur, mutfakta çayın sesiyle sabah “demlenir” bir bakıma. Sesler coşkunluktan uzaktır, sabah şairin sesinde sonbahardır, eşinin sesindeyse “çocukluk”tur. Ama yine de çocuk sesi evin her tarafına kare kare mutluluk yayılmasına vesile olur ve ev bu “hâlinden mutludur”. Son karede ise herkesin kendini “bazı geceler”de birbirine açması, açılması vardır ki bu, “evin dağınık halidir.

     

    Edirnekapı Üstüne Şiir

     

    İkinci Yeni şairlerinin önemli isimlerinden biri de Turgut Uyar’dır. Uyar, Edirnekapı Üstüne Şiir adlı şiirinde kiracı olarak kaldığı, iki oda bir salon (sofa) büyüklüğündeki bir evden bahseder. Şair, bir gün kendisinin de “vaiz sokağı”nda “ferah ve aydınlık” bir eve sahip olacağını; evine büyük bir radyo alacağını, saçağına kırlangıçların yuva yaptığı; fesleğen, sardunyalarla donatılmış bu evin penceresine oturup akşamüstleri, gelen gidenlere selam vereceğini düşünür. Sonra İstanbul’un gemilerinden, fabrikalarından duyulan düdük ve Sirkeci’den kalkan trenin sesi ve yakın sinema bahçesinden gelen seslerle “bir hoş olur”: “Alacakaranlıkta kıpır kıpır gölgeler/Sesler gelir yakın sinema bahçesinden/Bir hoş olurum.

     

    Görüldüğü gibi ev, şairlerin hayalleri, anıları, yaşanmışlıkları ve yaşanacaklarıyla aslında daima hep vardır. Ev, bir mekân şüphesiz ama orada insan kendini, ruhunu buluyor. Fert oluşunun idrakine eriyor. Çünkü ev, kişiye mahsus bir alandır; o âleme başkalarının girmesi, dizaynına müdahale etmesi mümkün değildir. Bu durum, hukuk sistemlerinde de öyle değil midir? Konut dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği hem Anayasa’da hem de ceza kanunlarında belirtilmiş değil midir?

     

    Bu dizeler de Nilay Özer’in Evim Ol şiirinden… Dünya, sevgi, zaman, mevsim, çiçek, gençlik çağrışımlarıyla bezenmiş bir buket:

     

    bu ev bekler bizi bir yere gitmez

    seni beklersem evin olurum

    dünya bilirim bahçeyi her çiçeği yaz

    kiraz çocukluğun senin öylece dursun

    mevsimleri dönüşüne biriktiririm

    rüzgarın peşinde bir deli yağmur

    yağmurun peşinde o bildik yaz

    kiraz gençliğin senin öylece dursun

    Hayat bir şiir, yılları on ikilik, ayları otuz kelimelik, bir kelime mesabesindeki her haftası yedi harfe eş, her günü tantanalı, her saati bir güneş. Şiirle kalınız, şiirde kalınız!..

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.