|   | 
  • Kiralık Kalem (Satılık Değil Ama)

    ÖĞRENCİLER, AMAN MAYIN TARLALARINA DİKKAT!

    Eski tarihli yazılarıma bakarsanız, görebilirsiniz; ben, istifa eden millî eğitim bakanı göreve getirildiğinde ciddî ciddî umutlanmıştım. Ve ama açık söyleyeyim; bu görevlendirmeye gerçekten şaşırmıştım. Çünkü olay, atayanın kendi ayağına sıkması gibi gelmişti bana. Adama özel okul patronu oluşundan dolayı dil uzatanlara da “salaklar” gözüyle bakıyordum. İstifası, düşüncelerimde haklılığımın kanıtı oldu.

     

    “Peki Ziya Bey neler yaptı, neler yapabildi?” diye sormayın. “Yapmasına fırsat ve izin verildi mi?” deyin. Ben de bir şeyler yapamayacağını, kendisine birçok şeyin yaptırılmayacağını biliyordum. Yazımın ilk cümlesine bakarsanız göreceksinizdir; benimki zaten sadece umut idi. “Ya tutarsa...” demiştim. “Tutacaksa bu adamın eliyle tutabilir.” diye düşünmüştüm. Ama maalesef adamcağızın ilk günlerinden itibaren içimde olumsuz rüzgârlar esmeye başlayıverdi. Yalnız bırakılıyordu. Yalnız bırakılsa yine iyiydi; ne karar alma ne uygulama konusunda özgür bırakılıyordu. Ve istifasıyla, eğitimimiz adına yeşermeye başlayan umutlarım yine suya düşmüş oldu.

     

    Kalkınmamıza katkıda bulunması düşüncesiyle yurdumuza getirtilen yabancı heyetin, bütün incelemelerinden sonra hazırlayıp sundukları meşhur raporu bilirsiniz: “Türkiye kalkınır kalkınmasına ama mevzuat müsait değil.” Zavallılar, kendi ülkelerinde araştırma yaptıklarını sanıyor olmalılar ki böyle bir rapor hazırlamışlar. Oysa böyle bir rapor, bizim ülkemiz için asla geçerli ve yeterli değildir. Bizim kalkınmamıza engel olan tek şey, ‘mevzuat’ değildir çünkü. Başka ülkelerde, özellikle de kalkınmış ülkelerde görülmeyen öyle kasisler, öyle tümsekler vardır ki bizim kalkınma yolumuzda, saymakla, anlatmakla bitmez. Ben de tamamını bilemiyorum ama sizlerin de bildiğiniz birçok engelin varlığından haberdarım tabi. Neyse, bakan beyin istifasıyla son umutlarımın da suya düşmüş olduğunu söylemekle yetineyim.

     

    70 yaşımdayım. Bizde Millî Eğitim, oldum olası kötürümdür. Yani öğrencilerimizin işi zordur efendim. Önlerinde, yollarında, pek çok zorluklar vardır. Burada bir tanesine temas etmek istiyorum. Evvelâ müsaadenizle bir fıkra anlatayım:

     

    (Allah kimseyi, özellikle de haksız yere, oraya düşürmesin.) Cezaevi koğuşundaki mahkûmlar, doğal olarak birbirlerine bildikleri fıkraları anlatmak suretiyle vakit geçiriyorlarmış. Fakat bir gün, iki gün, üç gün... o fıkra, bu fıkra... sonuçta hep aynı fıkralar... İçlerinden bir uyanık;

     

    -“Yahu arkadaşlar, hep aynı fıkraları anlatıp duruyoruz. Hepimiz, bütün fıkraları ezberlemiş durumayız. Madem öyle, niçin kendimizi yoruyoruz? Her fıkraya bir kod numarası verelim; fıkra anlatmak istediğimiz zaman uzun uzun anlatmak yerine kod numarasını söyler, güleriz.” şeklinde bir fikir atmış ortaya. Teklif kabul görmüş ve başlamışlar fıkraları, verdikleri kod numaralarını söyleyerek sunmaya. İçlerinden biri, örneğin, “Üç.” diyormuş, başlıyorlarmış gülmeye. Sırası gelen, “Beş.” diyormuş, “On iki.” diyormuş; “Kah kah kah!..”

     

    Bir gün aralarına yeni bir mahkûm katılmış. Bunların bu uygulamalarına bakmış ve konuyu anlamış. Fıkra anlatımı sırasında, (fıkraları bilmemekle beraber) o da diğerleriyle birlikte gülmeye başlamış. Bir gün o da atılmış ortaya:

    -“Size bir fıkra anlatabilir miyim: Bir.” Ne gülen var ne ilgi gösteren.

    -“Üç.” Yine kimse gülmemiş. “Yedi, sekiz, dokuz, on dokuz...” Durum aynı. Sormuş hâliyle:

    -“Yahu, siz bir sayı söylüyorsunuz, ben de dahil herkes gülüyor. Peki ben söyleyince neden hiç kimse gülmüyor?” Diğerleri hep bir ağızdan cevaplamışlar:

    -“Anlatmadan anlatmaya fark var kardeşim.”

     

    Sevgili öğrenciler, bu fıkrayı anlattıktan sonra size sorsam:

    -“Öğretmenlerinizi düşünün bakalım; hepsinin anlatmasından anlatmasına fark vardır, değil mi?” “Hattâ öğretmenlerinizin arasında anlatmayı hiç beceremeyenler de vardır, değil mi?”

    Cevaplarınızı duyar gibiyim. Ben de sizin düşündüklerinizi düşünüyorum, haberiniz olsun.

     

    Kendi öğrenciliğimden biliyorum; öğretmenlerimizin büyük bir kısmı ‘lisan kullanma özürlü’dür bizim. Dersini, olması gerektiği şekilde, doğru anlaşılabilecek şekilde anlatmayı başarabilenler azdır. Öğrencilerin zekâ durumlarını, haylazlıklarını, ilgisizliklerini saklı tutuyorum tabi ama bu gerçeği de bir öğretmen olarak ifade etmeye mecbur hissediyorum kendimi. Öğretmenleri bu konuda sağlıklı bir şekilde incelesinler, şayet yanıldığım ispatlanırsa, bıyıklarımın sağ tarafını keser ölünceye kadar öyle dolaşırım. Ölmüştür büyük ihtimalle, (Allah taksiratını affetsin.) Aysel Hanım isimli bir cebir dersi öğretmenimiz vardı lise birinci sınıftayken... Aman yaRabbî, anlattıklarından tek kelime bile anlayamıyordum. Belki de bu yüzden edebiyatçı oldum ben.

     

    Yani sevgili öğrenciler, biz öğretmenlerinizin anlatmayı becerememesinden dolayı da çok şey kaybediyorsunuz sizler. Başarısızlığınızda öğretmenlerinizin payı asla yadsınamaz. Bizim bu durumumuz, sizin için gerçek bir mayın tarlasıdır; kendi adıma hepinizden özür dilerim.

     

    Benim, “Öğretmenler, sınavla, özellikle test sınavlarıyla seçilemez!” diye feryat etmemin sebeplerinden biri işte budur. Evet; öğretmen yapacağınız kişileri belirlerken son söz mutlaka uygulanacak mülâkattan sonra söylenmelidir. Fakat yanlış anlaşılmasın; ben, örneğini gördüğümüz mülâkatlardan söz etmiyorum hâ! Mülâkat şarttır ama örneklerini gördüğümüz saçma ve şâibeli türden olanları değil. Bilgiye ve liyâkate bakacaksınız, hâlet-i ruhiyeye bakacaksınız, edebe terbiyeye bakacaksınız. Adayın, öğretmene yakışır bir portre sergileyip sergilemediğine bakacaksınız. Dili kullanma becerisine, anlatabilme yeteneğine bakacaksınız... Bizde, mülâkat yapıldığında da maalesef liyâkate değil; kılığa kıyafete, siyasî kimliğe, yandaş olup olmadığına bakılıyor. Ve önceden hazırlanmış listeler kullanılıyor çoğu zaman. Her devirde böyle. Bunları bırakınız, bir zaman öğretmen adayları, okullarını dışarıdan bitirmediler mi? Mektupla, telefonla, telgrafla diploma almadılar mı? İktisatçılar, ziraatçılar, veterinerler, kasaplar, manavlar öğretmen olarak atanmadılar mı?

     

    1977’de öğrencim olan bir gençle beş altı yıl sonra İzmir Buca’da karşılaşmıştım. Hoşbeşten sonra neyle meşgul olduğunu sordum. Buca Lisesi’nde öğretmen olduğunu söyleyince şaşırdım, hele branşını söyleyince aklım durdu. Kendisi de abukluğun farkındaydı ki biraz sıkılarak; “Matematik öğretmeniyim hocam. Okul müdürü hemşehrimiz olduğu için o liseye tayinim gerçekleştirilebildi. Fakat beni şimdilik derslere sokmuyorlar, yatılı öğrencilerin pansiyonunda belletici öğretmen olarak görevlendiriliyorum.” dedi. İyi bari. 1977’de MHP’lilerin hazırladığı listeye ismi yazılmış ve eğitim enstitüsünde öğrenci olmuş. Mektupla, telefonla, telgrafla mezun olmuş ve İzmir’in köklü ve önemli kurumlarından birine matematik öğretmeni olmuş. Buyrun, burdan yakın. Anası da babası da okulda müstahdem oldukları için, ben acımış ve evlerine giderek, bütünleme sınavında sorma ihtimalimin bulunduğu soruları kendisine vermiştim o yıl. İyi ki de vermişim, sınavda 37’den BEŞ aldı da sınıfı geçti. Bu delikanlı, ismini söylemekten ve yazmaktan âciz bir öğrenciydi. Öğretmen olmuş. Hem de matematik öğretmeni. Siz, dersini nasıl anlattığını düşünün gayrı. Vay onun okuttuğu öğrencilerin hâline!

     

    Sonuç; öğretmenlerin bir kısmı anlama özürlü, büyük bir kısmı ise anlatma özürlü olan okullarımızdaki öğrencilere Allah yardım etsin. (Ancaaak, tekrar belirteyim de veliler veletlerini temize çıkarmaya kalkışmasınlar: Öğrencilerin en az %60’ı da ya kapasitesizdir ya haylazdır ya terbiyesizdir... Bu gerçeği elbette saklı tutuyorum!)

     

    Şimdi geleyim en tehlikeli mayın tarlasına: Test soruları! Baş belâsı olan test soruları!

     

    Evet, millî eğitimimizin bugünkü durumunda, testli sınavlar yapmaktan başka bir uygulamanın imkânsızlığını ben de kabul etmekteyim. Fakat bari bu sorular doğru dürüst hazırlanmış olsalar. Anlatma özürlü öğretmenlerin hazırladıkları test sorularının da çoğu, sorma özürlüdür. Pek çok öğrenci, şayet doğru bir biçimde sorulmuş olsalar cevaplayabilecekleri nice soruları, soruluşlarındaki hatalardan dolayı çözememektedirler. Sınavlardaki iptal edilen soruları hatırlayın lütfen. Test sorularının içinde, bilgi hatası olanlar mı ararsınız. Yazım yanlışı olanları mı ararsınız. Birden fazla doğru cevap bulunanları mı ararsınız. Hiçbir şıkkın doğru olmadığı soruları mı ararsınız. Ve en önemlisi de sormayı beceremeden sorulmuş soruları mı ararsınız... Sınavlarda durum böyle iken piyasadaki test kitaplarının durumları daha fecidir tabi. Sonuçta para kazanmak düşüncesiyle hazırlanan bu kitaplarda sorumsuzluk, dikkatsizlik, kol gezmektedir. Soru seviyelerinde ve kullanılan kelimelerde de büyük hatalar yapılmaktadır. Sorunlu binlerce soru öğrencilere kök söktürmektedir. Sağlıklı bir denetlemenin yapıldığını iddia eden varsa, çıksın karşıma. Eh, zavallı çocuklarımız, ayıklasınlar taşın pirincini.

     

    6. sınıf öğrencisi olan ikiz torunlarım test çalışıyorlar. İkide bir yanıma gelip, “Dede, bu sorunun cevabı var mı? Cevap anahtarında alâkasız bir şık, doğru cevap diye verilmiş. Dede, bu kelimenin anlamı nedir? Dede, bu soruyu çözemedim, dede bu soruda neyin sorulmak istendiğini anlayamadım...” diye sızlanıyorlar. Bazen karşılaştığım abukluklar beni de bocalatıyor. Geçen gün bir matematik sorusuna takılmışlar, sordular. Benim bilmediğim, daha doğrusu anlayamadığım bir konuydu. ABD’de matematik profesörü olarak çalışmış eski bir öğrencime telefon açtım. O, gerekçelerini anlatarak sorunun hatalı sorulduğunu söyledi. Soruyu size de arz edeyim:

     

     

    Konuyu bilenler, sorudaki bilgi sıkıntısını anlamışlardır. Fakat soruştaki ifade sıkıntısını da bir Türkçe öğretmeni olarak ben vereyim nazarlarınıza: Sorudaki “2.Adım: Kesir hangi ardışık doğal sayılar arasındaysa; bu doğal sayıların...” ifadesi şöyle anlaşılabilir: Payı, paydası ve kesir çizgisiyle oluşan oluşuma -bayağı- KESİR denildiğine göre, (1.Adımdaki “Kesri yaz.” sözü de bunu böyle anlamamız gerektiğini gösteriyor.) kesirin önünde ve arkasında, yani solunda ve sağında yer alan birbiriyle ardışık iki sayı varmış... Nitekim torunlarım da öyle anlamışlar. OYSA ŞÖYLE İFADE EDİLSEYDİ: “2.Adım: Bu kesir ilişkisi, hangi iki ardışık doğal sayı arasındaysa...” ÇOK DAHA İYİ OLMAZ MIYDI?

     

    Herkes sakız çiğner ama Arap kızı tadını çıkarır! Herkes “Öğretmen” kimliği taşıyabilir ama öğretmen olmak bambaşka bir şeydir. İki de Türkçe sorusuna bakalım:

     

     

    Üniversite adaylarına gösterin bakalım bu soruyu; onların çözdükleri sorularla arasında bir seviye farkı var mıdır? Biricik fark, yalnızca (E) şıkkının bulunmayışı. Pekiyi nasıl olacak bu iş; 6’ncı sınıf öğrencisine de 12’nci sınıf öğrencisine de aynı soru? Üstelik çok kafa karıştıracak bir soruyla karşı karşıya bırakılmış küçücük öğrenciler. Evet, benzetme’yi anlatım biçimi olarak düşünmek istememiş soruyu hazırlayan kişi. Ama o kişi, hemen her betimleme’de benzetmelere yer verildiğini biliyor mu acaba? Aynen bu metinde olduğu gibi. Bakınız, metinde iki tane benzetme edatı kullanılmış. Haydi diyelim ki üniversite adayları, benzetmenin bir anlatım biçimi sayılmak istenmediğini fark edebilirler. Ama bir altıncı sınıf öğrencisi, metindeki benzetmeleri görür görmez, (B) şıkkına yönelecektir. O zaman da başarısız sayılacaktır, öyle mi! Haksızlıktır bu! Kaldı ki benzetme yapmak da bal gibi bir anlatım tekniğidir. Mecaz kullanmak gibi, tamlama kullanmak gibi, yarım bırakılmış cümleler kullanmak gibi. Bari soru; “Bu parçada ağırlıklı olarak hangi anlatım biçimi kullanılmıştır?” şeklinde sorulmuş olsaydı. Hattâ hattâ, fabllerde olduğu gibi, doğanın ve cansızların kişileştirilebileceği düşünülürse, parçada öyküleme’den bile söz etmek isteyebilir öğrenciler.

     

    Sorulardaki mürettip (yazım) hataları da ayrı bir derttir öğrenciler için. Alttaki soru, torunlarımı çok şaşırtmıştı:

     

     

    (A) şıkkı yanlış yazılmış. Doğrusu şöyle olmalıydı: A) “yakınlarda olmalı” sözü yerine “yakınlardadır” kelimesi getirilmeli. Oysa soruda “yarınlardadır” yazılmış.

     

    Test kitaplarında, test sorularında o kadar çok yanlışlık ve yanlışlık türü var ki say say bitmez. Çocuklarımız bu mayın tarlalarında çok dikkatli ilerlemelidirler! Öğretmen adaylarına da Türkçe dersleri, önemine uygun biçimde daha bir dikkatli verilmelidir. Vesselâm.

Kar360.com Kayseri-Trkiye ve Dnya gndemini takip edebileceiniz, nteraktif bir haber sitesidir. Yazlm ve Tasarm hizmeti www.tahamedya.com tarafndan yaplmtr.