|   | 
  • Kiralık Kalem (Satılık Değil Ama)

    SARAYLARA DUYDUĞUM NEFRET ARTTI

    Rahmetli babaannemin arkadaşıydı diye babamın kendisine baş tacı ettiği bir Sıdıka Nine’miz vardı. Bize zaman zaman gelir, uzun süre misafirimiz olurdu. Ben, altı yedi yaşlarında bir çocuktum, onun ise yaşı seksenlerde idi. 1958-1959 yıllarından söz ediyorum. Sıdıka Nine, ileri yaşına rağmen şuuru yerinde, nâtıkası düzgün bir Osmanlı mirasıydı. Kardeşime ve bana masallar anlatır, tekerlemeler söylerdi. Çoğu aklımdadır. Tekerlemelerden birisi şöyleydi: “Kayadan düştüm vay başım / Kızlar benim paydaşım / Kızlar kocaya gidince / Vay benim kel başım!” Bu tekerlemeyi, başımızı iki avucu arasına alarak ve tempolu bir şekilde elleriyle başımızı sağa sola iterek söylerdi. Son kısımda ise başımızı var gücüyle sallardı. Nur içinde yatsın. Eskiden insanların çok daha insanca yaşantıları vardı be! Kendisinden dinlediğimiz bir diğer tekerleme de şöyleydi:

     

    “Üşüdüm, üşüdüm, a benim canım üşüdüm.” “Kürkünü giy, kürkünü giy, a benim canım kürkünü giy.” “Kürküm yok, kürküm yok, a benim canım kürküm yok.” “Alsana, alsana, a benim canım alsana.” “Param yok, param yok, a benim canım param yok.” “Çalsana, çalsana, a benim canım çalsana.” “Nereden, nereden, a benim canım nereden?” “Saraydan, saraydan, a benim canım saraydan.” Üşüdüğünü söyleyen birinci kişi, şu cevabî sözlerle noktayı koyardı: “Sarayda adamı asarlar, keserler, a benim canım keserler.”

     

    Çocuk aklımla bu son söz kafamı karıştırırdı hep. Saray nasıl bir yerdir? Orada adamı niçin asıp keserler? Sorularımın cevaplarını elbette bulamazdım ama o gün bugündür saraylara karşı bir ürküntü, bir nefret duyarım hep. Hazret-i Ömer’in sarayının olmadığını, halktan biri olarak mütevazı bir kulübede yaşadığını öğrenince kendisine olan sevgim bir arttı bir arttı ki tarif bile edemem. Bizans’tan kendisiyle görüşmeye gelen elçinin de Koca Halife’yle ilgili bu gerçek karşısında ağzının bir karış açık kaldığını sizler mutlaka biliyorsunuzdur. Bu yaşantı şeklinden dolayı hiç mi hiç itibar kaybetmediğini; aksine, yaptığı fetihlerle ve adaletiyle bütün dünyanın nazarlarını üzerine çektiğini de biliyorsunuzdur. Ulular ulusu Hoca AhmedYesvî’nin 63 yaşından sonra nasıl bir sarayda(!) ömür sürdürdüğünü de bildiğinizi sanıyorum. Bilmem ki onun itibarı hakkında ne düşünürsünüz?

     

    Osman Bey’in yaşadığı çadırı tarih kitaplarından öğrendiğimde, o da gözümde daha bir büyüdü, büyüdü. Bursa’yı ve Osmanlı’nın Bursa devrini de çok severim. Bursa’da harika camiler, türbeler, imaretler, dergâh ve medreseler vardır ama saray yoktur. Topkapı Sarayı’na da dudak bükerdim. Fakat yine kaynaklardan, oranın en azından Kânunî dönemine kadar nasıl bir mekân olduğunu öğrenince, Topkapı’nın mazisine de saygı duymaya başladım. Dünya görüşü bana uymasa da Bülent Ecevit’i de saray merakı bulunmadığı ve mütevazı bir yaşantısı olduğu için hâlen daha takdirle anmaktayım.

     

    Evet, bu istisna durumlar hariç, ismini duyduğum, öğrendiğim her saray, saraylara ve onları yaptıranlara karşı nefretimi körüklemiştir. Elhamra,Yasak Şehir, Versay, Kremlin, Schönbrunn, Dolmabahçe, Yıldız, Beyaz Saray, Kırmızı Saray, Kara Saray ve bilip bilmediğim 200 odalı, 500 odalı, 1000 odalı, 2000 odalı daha nice kışlık saraylar, yazlık saraylar... şatolar, köşkler, kasırlar, mâlikâneler... oralardaki debdebe, israf, istihdam edilen elemanlar... aklımın alacağı, vicdanımın kabul edebileceği gibi değil. İnanın, piramitler bile saraylardan daha saygın geliyor bana. Hele yoksulluk, sıkıntı içinde yaşam savaşı veren halka, o saraylar nasıl iğrenç görünür kim bilir. Üstüne üstlük Bayan Antuanet’in, “Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler.” sözünü işittiklerinde. Fransız halkına da bu durum ve bu söz pek iyi görünmüş olmamalı ki Fransız İhtilâli patlak vermiş. Ben, yukarıdaki söz yerine Antuanet’in “Pasta bulamıyorlarsa ekmek yesinler.” demesini daha acımasız bulurdum, biliyor musunuz!

     

    İngiltere’yi kuş bakışı gezdiren ve oralarda yapılmış tarihî sarayları, şatoları, köşkleri, mâlikâneleri gösteren bir belgesel yayınlanıyordu televizyonda, sanırım çoğunuz rast gelmişsinizdir. İlk anda ne muhteşem, ne görkemli, ne güzel görünüyorlar hepsi de. Ama biraz düşününce, arka planlarında nice haksızlıkların, zulümlerin, nice ter ve belki de kanın bulunduğu geliyor insanın aklına ve bu noktadan itibaren o yapılara saygıyla, takdirle değil nefretle bakmaya başlıyorsunuz ister istemez. Sanat eseri oluşları da yerin dibine batsın.

     

    Çavuşesku döneminde gemilerde tayfa olarak çalışıyordum. Romanya’ya gemiyle bir iki defa gittim. Rumen halkının nasıl perişan, sefil bir hayat yaşamakta olduğunu bizzat gördüm. Ama o sıralar Çavuşesku kendisine görkemli bir saray yaptırıyordu. Sonradan halk o sarayı, zalim diktatörün başına yıkmıştı da içim biraz rahatlamıştı. Kendisi şu an mezar sarayında neler yapmaktadır acaba? Ben mezar saraylarına(!) değil ama saray mezarlara(!) da nefretle bakmaktayım.

     

    Sadede geleyim ve asıl konuya gireyim:

    Son olarak, bu yakınlarda duyduğum bir haber, bendeki saray nefretinin tuzu biberi oldu. Bakingam mıdır bukingam mıdır, Kraliçe’nin sarayı... geçen gün televizyon haberlerinde, vatandaşların artık bahçesinde ve çevresindeki alanda gezebilmelerine dair izin verildiği anlatılıyordu ve ilgili vtrler gösteriliyordu. Şöyle bir düşündüm... Aslında halkın, milletin malı olan o alanlara halk giremiyormuş demek ki ama artık girip gezmelerine izin(!) çıkmış. BUYRUN BURDAN YAKIN! Fakat haberin devamında asıl bomba patladı; bu gezintiler için ücret alındığı belirtildi. YUH ARTIK! İşte bu haber, bendeki saray nefretinin tuzu biberi oldu.

     

    İnsan olmanın gereği, saraylar konusunda benim gibi nefret duyguları yaşayanlar az değildir sanırım. Ancaaak! Acaba nefretlerinin kaynakları benimkiyle aynı mıdır? Acaba onlar, benim şu değerlendirmelerime de katılırlar mı?

     

    İnsan olmanın mânâsından habersizseniz, gerçek Allah ve âhiret inancından mahrumsanız, sizlerin de gönüllerinizden böyle saraylara sahip olmak, böyle saraylarda yaşamak geçiyor olabilir. Haydi kendinizi boş verin de çevrenizdeki insanlara şöyle dikkatlice bakın. Eline imkân geçiren çoğu kişi, saray değilse bile bir saraycık sahibi olma çabası içinde değil midir? Benim yaşadığım ilçede çok var; adam üfürükten osuruktan bir ev yapmış, kapısına “Bilmem ne Villası” veya “Villa Bilmem ne” levhası yapıştırmış. Sorsanız belki o da saraylardan, köşklerden nefret ettiğini söylemektedir. Eti butu biraz daha yerinde olanlarsa zaten köşklerin, mâlikânelerin daniskasını yaptırıyorlar. Hem de deniz kenarlarındaki, göl kenarlarındaki, yaylalardaki, ormanlardaki sit alanların içine. Anadolu’nun her yeri böyle bugün. Karadeniz yaylalarına, Van gölü çevresine, Toros yaylalarına, Bursa’nın dağlarına, dedim ya Anadolu’nun neresine bakarsanız binlerce örnek görebilirsiniz. İstanbul’dan, Boğaz’dan, Beykoz’dan ise hiç söz etmek istemiyorum. Düüüt(!) yani.

     

    Yukarıdaki soruyu boşuna sormadım: Acaba nefretlerinin kaynakları benimkiyle aynı mıdır? Ben saraylardan, simgeledikleri mantaliteden dolayı, birer israf âbidesi olduklarından dolayı, adaletsizliğin ve bir bakıma zulmün göstergesi olduklarından dolayı nefret ediyorum. Ama maalesef biliyorum ki benim gibi nefret ettiğini söyleyenlerin çoğu, bu nefreti, hasetlerinden, kendileri sahip olamadıklarından dolayı duyuyorlar. Öyleyse, “Böyle başa böyle tıraş.” diyecekler ve dünyadaki bütün sarayların varlığını paşa paşa kabul edecekler. Vesselâm.

Kar360.com Kayseri-Trkiye ve Dnya gndemini takip edebileceiniz, nteraktif bir haber sitesidir. Yazlm ve Tasarm hizmeti www.tahamedya.com tarafndan yaplmtr.