Bilenler bilir, bilmeyenler ne bilir demişler ya, o hesap, geçmiş yılları ya yaşayanlardan dinleriz ya da yazılanlardan okuruz.
“Her sabah dünya yeniden kurulur. Her sabah taze bir başlangıçtır." Böyle bir sloganı, -büyük bir ihtimalle- yaşı kırkın altında olanlar duymamış veya okumamıştır. Çünkü bu slogan, yirminci yüzyıl Türkiye’sinin ikinci çeyreğinde, 1970’li yıllarda etkili olmuş, bazı yayın dönemlerinde bir milyonu aşan tiraja ulaşmış, önemli bir gazeteye, Tecüman’a aittir. Söz, gerçekçi olduğu kadar insanidir de.
İnsanız, gerçekleri yaşayarak, okuyarak veya dinleyerek biliyoruz. Her gece yastığa sükunetle başımızı koyup uyuduğumuzda, ölümün kardeşi olan uykuyla hemhal olduğumuzda biliriz ki ertesi gün uyanacağız; en azından uyanma düşüncesi ve inancıyla uykuya dalarız.
Gurbete çıkan biri ile vedalaşırken söylediğimiz kalıp cümleler vardır: “Gurbete gitmek var, gidip de gelmemek, gelip de görememek…” Onun için hakkını helal et diyerek helalleşerek vedalaşırız ya o hesap, geceleyin uykuya her ne kadar uyanma duygu ve düşüncesiyle dalmış olsak da -uyuyup da uyanamamak var- şerhini de düşmek suretiyle her akşam, her gece helalleşerek uyumak en güzeli…
Şair Mehmet Ali Kalkan ne güzel söylemiş: “Her nefeste diriliriz, /Söyleyecek dil bizdedir.” Diller hakikati söyler, ruhlara akseder, o ruhlarda diller yeniden doğar, tıpkı her nefes alışverişimizde yeniden can bulduğumuz gibi. Onun için deriz ki “Bir nefeste iki can bağışlayan Rabbe şükürler olsun!” ve Fars şiirinin üstadı Sadi Şirazi, “Her nefese iki şükür lazım: bir alırsın canını tazeler, bir verirsin ruhunu hafifletir.” diyerek bu gerçeği hatırlatır. Mevlit yazarı Süleyman Çelebi de “Her nefeste Allâh adın de müdâm/ Allâh adıyla olur her iş tamâm” dizeleriyle her dem Hak ile olanın hakkaniyetten ayrılmayacağının, işlerinin de hak ve bereketli olacağının altını çizer.
Diğer yandan en duygulu şarkıların güftelerini, sözlerini yazan Cemal Safi, Kâinatın Ulu İmparatoru şiirinde kalbimizin hiç durmadan çalışmasındaki mucizevi hâli ve bunun gereği olarak Rabbimize şükretmemiz gerektiğini şu dizeleriyle ortaya koyar: “Günde bilmem kaç bin kez tıklattırıp durursun/ Sol göğsüme koyduğun yürek denen motoru/ Ezel sen çalıştırdın, ebed sen durdurursun/ Âmennâ, Kâinatın Ulu İmparatoru”
Yaşamak düşüncesi içimizde hep vardır; içimizde bu yaşama düşüncesi hep filizlenmeseydi hem mutlu olamazdık hem de ister iyilik isterse kendimizi geliştirme adına hiçbir şey yapmazdık, yapamazdık. Ruhu diri insanlardır ki geleceğe yürür ve geleceğe dair planlar yapar.
Dünyanın bir günü bir gece ve bir gündüzden ibarettir. Bir günde bile var olan karşıtlık -ki bu birbirini tamamlayan bir karşıtlık-, dünyanın veya insanlık âleminin başka alanlarında da vardır. İyilik-kötülük, hayır-şer, temiz-kirli, diri-ölü vb. İyilik ve güzelliği gönüllere nakşetme, yerleştirme duygu ve düşüncesinde olan, gönlü sevgi dolu Yunus Emre, insanın gerçeğini ve gerçekliğini de dahil ederek şöyle der: “Biz sevdik âşık olduk, sevildik maşuk olduk/ Her dem taze doğarız bizden kim usanası…”
Gönüllere girmek de önemli; her gönle giriş, aynı zamanda o gönülde diriliş demektir. Her diriliş esaslı bir doğuştur. O esaslı doğuşa, doğuşlara hazırlanmak ve hazır olmak gerek.
İnsanın ötelere doğuşu ölümle gerçekleşir; nasıl ki ruhlar âleminden, rahmi madere/ anne karnına, oradan da dünyaya doğuş, önceki hallerin sonlanması, oralarda ölmesi demektir. Aynı şekilde bu dünyaya gönderilen ruhumuz, anne karnında bu dünyada giyeceği yeni bir elbise, bedenle doğar, ahirete giderken o elbiseyi burada bırakır. Ve biz bu dünyaya doğuş ile dünyadan gidiş arasında geçirdiğimiz zamana hayat diyoruz, ömür diyoruz. Şair Behçet Necatigil, Kitaplarda Ölmek şiirinde bunu resmeder: “Adı, soyadı/ Açılır parantez/ Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti/ Kapanır parantez./ O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı/ Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.” İşte hayat, işte ömrü budur…
Nikaragualı şair Ernesto Cardenal (1925-1980), Saat Sıfır adlı şiirinde ölmenin de yeniden doğmak olduğunu şu dizelerinde belirtir: “Ama ölünce bir kahraman/ ölü değildir/ yeniden, yeniden doğar ülkede./…/ Ama ölür ölmez yeniden doğar kahramanlar/ ve yeşil otlar fışkırır küllerin arasından.” Gerçi Cardenal, bunu dünya hayatı için söyle biraz da. Ülkesi için ölenler, bizim dünyamızda şehitlerimiz, hep öyle değil midir? Vatan için can verenler, milletin yüreklerinde yeniden doğarak ebediyen yaşamaya devam etmekte değil midir? İslam inancına göre “şehitler ölmez” zaten, onlar her daim “diri”dirler. (Bakara, 154)
Velût şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca da Kızılırmak Kıyıları adlı şiirinde “Gün doğar, tarla kuşları uçuşurlar,/ Ağır bir aydınlık, bildiğin şafak değil,/ Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna,/ Uyandırmazsan,/ Uyanacak değil.” diyerek uyanmanın bilinçle ilişkisini hatırlatır bize. Uyanmak, aydınlanmak ve bilinç sahibi olmak; en çok da buna ihtiyacımız var.
Dünyaya gelişimizi hep önemseriz; ama ya gidişimizi?.. Kendimiz önemsemiş olsak bile çevremizin önemseyip önemsemediği onlarla ilişkimizin iyi olup olmamasına bağlı. Dünyaya gelişimizi, doğum günümüzü yani “ad günü”müzü kutlarız. Bazen keyfiyetten, o keyfiyetin neticesi resmiyetten dolayı bazılarımızın için bir yılda iki doğum günü vardır. Biri biyolojik doğum günü diğeri de resmi evraklara adının kaydedildiği gün. Eskiden babalarımız, askere biraz daha olgunlaşsın da öyle gitsin düşüncesinden veya köyden ilçeye ulaşım imkânlarının kıtlığından çocuklarını nüfusa geç kaydettirirlermiş. Böylelerimize, babaları tarafından iki doğum günü hediye edilmiş olmakta ve onlar, bir yılda iki defa doğmaktadır.
Her sabah yeniden doğmak, doğduğunu bilmek ve bu bilince ermek güzeldir. Öksüz Âşık, sevdiğini betimlerken şöyle ses verir: “Her sabah, her sabah çıkar salınır,/ Doğan aylar gibi doğar, dolunur;/ Siyah zülfün mâh yüzüne bölünür,/ Sevdiğim bu benler başa beladır.” Doğmanın ötesinde hayatta bize verilenlerin kadr ü kıymetini bilmek de güzel bilinçlerdendir.
Meksikalı şair Octavio Paz (1914-1998), insanın her gün yeniden doğduğunu, tabiatın unsurlarıyla birlikte yeni bir yaşam ortamı oluşturduğunu Gündoğumuşiirinde şöyle seslenir bize: “Rüzgârın elleri, dudağı/ Suyun yüreği/ Bir okaliptüs/ Bulutların kamp yeri/ Her gün yeniden doğan yaşam/ Her yaşam yeniden doğan ölüm// Ovuşturuyorum gözlerimi:/ Gök, toprakta yürüyor.”
Erzurum’un yetiştirdiği önemli gönül insanlarından Alvarlı Muhammed Lütfi, “Körlenme ey insanoğlu ölmemeye çare mi var/ Her açan insan bir güldür solmamaya çare mi var?” diyerek dikkatleri ötelere doğuşa çeker. İki dünyaya, bir bütün olarak bakan Hz. Mevlâna, ölümü, ötelere doğuşu bir düğün gecesine, sevgiliyle kavuşmaya benzeterek “şeb-i arus” olarak niteler.
Hasılı, dünyada her an nice doğumlar yaşanmaktadır; bu dünyada ömrü var olduğu müddetçe de canlı her varlık gibi insan da her gün yeniden doğmaktadır. Her doğuşunda elbette farklılık vardır; yaşanmışlık, dünya hayatına dair tecrübeleri gitgide artar. Her sabah taze bir güne uyanmakla dünyadaki ömründen, gün bazında azalmalar söz konusu olur. Ve insan günün birinde, -vakti ne zamandır bilinmez- “ağlayarak” geldiği bu dünyadan “ağlatarak” gider.
Rabbim hâl, ahir ve akıbetimizi hayreylesin!..














