“Biliyorum bir yerlerden gelecek bahar
Bütün çiçekler açacak düşünce cemre”
İçimizi ısıtan ve aynı zamanda hüzün ve ıstırabı yüreklerimizde duymamıza vesile olan bu dizeleri, ilk olarak doksanlı yıllarda, ezgileri ile Bosnalı kardeşlerimizle bağlarımızın güçlenmesine vesile olan Üsküp doğumlu Burhan Şaban’dan Hasret (1994) albümü vesilesiyle dinledik. Dinledikçe gönüllerimiz Bosnalı kardeşlerimizi anlamamıza vesile oldu. Ne zaman bir cemre sözü geçse hemen bu albümün Bosna Çocukları parçası ve ezgisi aklıma ve gönlüme düşer.
Aslında bu dizelerin, aslında Ömer Karaoğlu’na ait olduğunu çok sonradan öğrendim. Burhan Şaban’ın albümündeki Bosna Çocukları adlı eser, Ömer Karaoğlu’nun Bahar adlı güftesinden bir uyarlamadır. Özgün güftesi ve bestesi Ömer Karaoğlu’na ait olan Bahar adlı eseri, Ömer Karaoğlu, Eşref Ziya Terzi, İbrahim Tanrıkulu kendi albümlerinde ayrı ayrı seslendirdiler. Ümit, azim, kararlılık duygu ve düşüncesinin aklımıza, kalbimize ve ruhlarımıza işlemesine vesile “Bahar” adlı o eserden bir bölüm:
“Biliyorum bir yerlerden gelecek bahar/ Bütün çiçekler аçаcаk düşünce cemre/ Yağmurun ellerinden öpüyorken zаmbаklаr/ Envаi renkleriyle gülecek bize// (…) Biliyorum bir yerlerden gelecek bahar/ O gün insanlar sevgiden güller derecek/ Gönlümüzde yandıkça bu özlem, bu duru sevda/ İnanalım yılmayalım gerçekleşecek.”
Cemre bizim halk meteorolojisinde önemli bir eşiktir. Sözlükte “ateş hâlindeki kömür, kor” anlamına gelen cemreler, kışa veda etmenin vaktinin geldiğini bildirir. Elbette cemre düşer düşmez kış, yerini tastamam bahara bırakmış değildir, bırakmaz da ama kışın kışlığından da fazla bir şey kalmaz. Bunun böyle olduğunu Safiye Erol’un tespitleriyle anlarız: “Cemreler düşer, mevsim tâze bahâra erişir.”
Kıştan bahara ermede üç cemre vardır: Birinci Cemre (19-20 Şubat) havaya düşer, ikinci cemre (26-27) suya ve son olarak da üçünce cemre (5-6) mart tarihlerinde toprağa düşer. Havaya düşünce hava ısınır, suya düşünce su, toprağa düşünce de toprak ısınır. Isınan toprakla birlikte bahar çiçekleri sökün etmeye başlar. Ardından gelen oldukça önemli bir soru: Kalbe ne zaman düşer cemre? Bu, basit bir sorudur ama toplumsal açıdan çok ama çok önemli bir sorudur.
Yıllar var ki gönüller zemherilerden kurtulup cennet asa baharlara erişemedi. O baharlara erişince söylenecek türküyü karikatürist İbrahim Özdabak Cemre adlı eserinde Mahsun Kırmızgül’den bir çağrışımla ortaya koyar: “Hepimiiiz kardeşiiiz!” Ah, o güzelim atmosfer, o sımsıcak havalar, nerede?..
O sımsıcak günlerin gelmesi hâlinde ortamın, havanın nasıl olduğunu, olacağını halk şairlerimizden Öksüz Âşık “Eser bad-ı saba yeli Tuna'nın” başlıklı şiirinde şöyle betimler: “Türaba gark olmuş yerdedir yüzü,/ Arzulayıp akar Karadeniz'i;/ Cemreler düşünce sökülür buzu,/ Ovalara çıkar seli Tuna'nın.”
Söze 18.yy divan şairlerimizden Fıtnat Hanım, cevabı “cemre” olan bir “lugaz” ile yani “dîvanlarda aruzla, halk edebiyatında hece vezniyle düzenlenmiş olan manzum bilmece”yle yazımıza dahil olur:
“Ol nedir kim üç birader her zamân/ Birbiri ardınca olmuştur revân// Yılda bir kere gelirler âleme/ Makdemiyle kesb-i feyz eyler cihân” diyerek yılda bir defa ve birlikte gelen, gelişleriyle dünyanın o gelenin ayağı suyu hürmetine bolluk yaşandığı, meşhur üç biraderden bahseder. Daha sonra o biraderlerin yüzünü kimsenin görmediğini, isimlerini herkes bildiği hâlde cisimlerini saklı ve gizli olması sebebiyle kimsenin bilmediğini, sırasıyla havaya, suya ve toprağa dönüştüğünü üç ayrı beyitte beyan eder. Sonra da “Serleri üç pâlan beş anların/ Kıl tefekkür eyledim sana beyân” diyerek ebced hesabıyla cevabını “cemre” olacak şekilde bildirir.
Cemre, edebiyatımızda her zaman bir imge olarak kullanılmıştır. Refik Durbaş, “Değişen Nedir Güvercinleri” adlı şiirinde cemreden de bahis açar: “Bir çiçek: acının nakışıyla işlenmiş yüzü/ bir sevda: yalnız geceleri yol alan trenlerde yaşanmış/ bir saat: akrebi umuda, yelkovanı hüzne ayarlı/ bir şaşkınlık: donup kalmış katline çıkarılan fermana/ bir ölüm: düşer düşmez ikinci cemre toprağa bir ölüm”
Şair Abdurrahim Karakoç da şiirlerinde konuya “dördüncü cemre” imgesine girerek karikatürist İbrahim Özdabak gibi apayrı bir anlam yükler. Şair Karakoç, sanatçı Hasan Sağındık’ın bestelediği Beşinci Mevsim şiirine cemreyle başlar: “Düştü can evime dördüncü cemre/ Dünyayı üçüncü gözümle gördüm./ Dört yüz seksen beş gün çekti bir sene/ On altıncı aya takvimsiz girdim.”
Aynı şekilde “dördüncü cemre” imgesi, Cenk Koyuncu’nun Vals şiirinin dizelerinde de hayat bulur: “Gittin, sonsuzluğunu yaşayarak tükenirim şimdi/ dördüncü cemre düştü yüreğime, bu yangın;/ bu zaman dışı kalmış yakuti sesi ışığın, aşk ışığının/ söndü sesi sahnenin daha perde kapanmadan!”
Ve Mehmet Başaran, Bursa Ovasında adlı şiirinin dizeleri arasında cemreyle birlikte okurunu misafir ederek “bilmediği göklerden eğilen dut dalları altında başka cemrelerin düşmesinden” dem vurur: “İçime bilmediğim göklerden/ Dut dalları eğildi/ Başka cemreler düştü/ Silkilişini duydum bahçelerin/ Uzak zamanda”
Son dönem şair ve yazarlarımızdan şair Muhsin İlyas Subaşı, Bir İnce Yola Düştüm şiirinde sevgiye, sevgiliye ve sevgilinin yoluna vurgun olma konusunda bir kayıt ortaya koyar ve sevgilinin şaire ettiklerinden bahis açarak sevgilinin kendisini çarmıha germediğini ama kırk dilim hâlinde ayrı bir gülde dirilttiğinden dem vurur: “Bu türkünün güftesinde senin hüznün raks eder,/ Nice gönül cemresine bin umutla serpildin./ İçimdeki tunç yeleli atlar gönlüne gider,/ Beni çarmıha germedin, kırk canlı güle dildin,/ Sevmek bir umutsa eğer, kurtar beni, at beni./ Düşüyorum, düşüyorum yüreğinde tut beni...”
Edebiyat tarihimiz içerisinde Hisar dergisi etrafında yer alan şairlerimizden Mustafa Necati Karaer de “Kuşlar ve İnsanlar” adlı şiirinde “Üç zamanı birden dolaşıyorum” şeklinde bir durum tespiti yaptıktan sonra “kuşların dilinin ve yolları[nın] aynı [olduğunu], ikilik girmemiş ülkelerine” diyerek bir güzellik yansıması sunar bize. Oradan bir arayış içinde olan insanlara çevirir bakışlarını ve sorar: “Ellerinde gemici fenerleri/ Ya güneşi arayan şu insanlar,/ Başka yıldızlardan mı gelmişler ne?” Birçok şairde olduğu gibi soruları okurun vermesini ister, sorular şairce cevapsızdır. Sonra başka bir tablo serer önümüze; kitapların ateşe verildiği, dinamitlerin veya tabancaların patladığı, insanların Yunus Emre’nin çağrısına, gönül ve ruh dünyasına hasret kaldığını ve Yunus’un bu hâli görmesini ister. Ardından cemrelerin toprağa ne zaman düşeceğini yani insanın topraktan yaratılmış olduğu gerçeğinden hareketle, insanların insanlara, ne zaman ve nasıl ısınacağını, nasıl kaynaşacağını yani toprağa ait olan üçüncü cemrenin ne zaman düşeceğini bir bilen olup olmadığını sorar: “İlkin ateşe verilen kitaplar/ Ya dinamit oluyor ya tabanca,/ Gel gör dünyamızı Yunus Emre./ Hem ekmek hem de hürriyet aşkına,/ Ne zaman düşecek bilen var mı/ Ne zaman üçüncü cemre?”
Şair bu endişeli sorularını muhtemelen yetmişli yılların kaotik ortamında yaşananlardan hareketle sormuştur. Günümüzdeki kaotik hava ise yetmişleri, seksenleri aratır cinsinden. Bu da işin bir başka gerçeği.
Dördüncü cemre ne zaman düşer gönüllere? Sorulması gereken hakikatli soru budur. Bunun cevabı ayet-i kerime ve hadisi şeriflerle; Yesevi, Yunus Emre, Mevlâna ve Hacı Bektaş Veli gibi kalp ehli muhabbet yıldızlarınca ortaya konmuş. Hastalık da belli, ilaç da; dert de belli deva da. Yaşamak ve yaşamamak, uygulamak ve uygulamamak bizim elimizde! Tez vakitte, cemrenin gönüllere de düşmesini dilerim.














