|   | 
  • Cevahir Kadri

    Muharrem Mahında Kerbelâ Ahında

    Hayat hep aynı bir biçimde devam etmiyor. Sadece hüzün, sadece sevinç yok;  hüznü ve sevinciyle bir bütün olarak yaşanmaya devam ediyor hayat. Hani bir yakınımız vefat edince “Ölenle ölünmez.” denir ya hayatın bundan sonraki kısmına işaret edilerek. Evet, hayat sevinci ve hüznü bir arada yaşaığımız bir süreç. Ne gibi? Birbiriyle alabldiğine zıt, aynı şekilde, birbirinealabildiğine bağlı ve ilişkili geceyle gündüzün bir günü oluşturması gibi. Dahası, bir paranın yazı ve tura(tuğra) olan yüzleri gibi…

     

    Hiçbir anımız, diğer bir anımıza uymuyor. Toplamında birleşmiş milletlerdeki farklı insanlardan müteşekkil bir meclis gibidir hâlimiz.

     

    An olur;kendimizi âdeta sırattan geçmiş gibi şen şakrak, mutlu ve coşku dolu olarak cennet misali bir gül bahçesine girmiş buluruz. Ve kendimize benzeyen içten içe sevinçli, coşkulu, kıpır kıpır, yerinde duramayan, alabildiğine enerjik yol arkadaşlarımızla beraber olarak. Hiç bitmeyecek bir zamanın tiktakları arasında sürüp giden mutluluk dolu bir hâl ile hemhâl olmuşuzdur.

     

    An olur; değil Karadeniz’de gemilerimizin batması, uçsuz bucaksız ummanlarda transatlantiklerimizin denizin karanlık sularında, ışık görmez diplerine boylamış havasında, yüzümüz âdeta kırk kat, ne yapacağını bilememekten kıblesi kırk sekize ulaşmış pozlarında, çökmüş, taşları saçım saçım etrafa saçılmış, yılların yorgunu eğri belli duvarlar, dallarında üç beş yeşil yaprak kalmış, içi arı kovanlarına dönüşmüş, kof asırlık ağaçlar gibiyizdir. Bu karanlık dehlizlerden gönlü güzel insanların bizi çekip çıkarması gerekmektedir. Gecelerin üzerine doğan güneş misali o dostların ümit gamzeden sözlerine ihtiyacımız vardır.

     

    Coğrafya kader mi?

     

    İbni Haldun, “Coğrafya kaderdir.” der. Onun bu sözü, kederden iki büklüm olmuş gönül sahiplerilerinindillerine pelesenk olmuştur. Bak,  şair Edip Cansever de Mendilimde Kan Sesleri adlı şiirinde : “İnsan yaşadığı yere benzer/ O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer” der.

     

    Evet, her coğrafyanın şartları kendine özgüdür, biliyorum. Toprağın, suyun, havanın özellikleri insanına da sirayet eder, etmiştir de; insanı o coğrafyayla âdeta özdeşleşmiştir. Ama o coğrafya insanının da bu kaderi, şartları değiştirme, dönüştürme yönünde bir çabası olması gerekmez mi? Yüce Allah, “Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.” (Necm, 39) ayeti kerimesinde insanları bu konuda da uyarmış değil midir?

     

    Şair Hilmi Yavuz’un dizelerinde ifadesini bulan “hüzün ki en çok yakışandır bize/belki de en çok anladığımız” anlayışını sürdürüp kendimize; sevinci, coşkuyu, huzuru, mutluluğu çok görmeye devam mı edeceğiz?  Devam mı edelim acı çekmeye, haksızlıklara, hukuksuzluklara, adaletsizliklere, mesnetsiz suçlamalara?Zulümlere karşı koymadan, zulme rızanın da zulüm olduğunu bile bile, ona rıza göstermeyedevam mı edelim?.. Yoksa İki Cihan Güneşi’nin (sallallahu aleyhi vesellem) buyruğuna uyup gördüğümüz bir kötülüğü, yanlışlığı “elimizle”, değilse “dilimizle”, ona da gücümüz yetmiyorsa en azında “kalbimizle” buğz edip onu çirkin ve kötü bulduğumuzu mu hissettirelim?

     

    Sıkıntılar üstüne sıkıntıların yaşandığı bir zaman diliminde ve bir coğrafyada; ölümlerin, zulümlerin, savaşların, kayıpların, yok edişlerin cereyan ettiği savaş yıllarında Üstat Mehmet Akif Ersoy’un Hz. Peygamberimizin “mevlidi” için yazdığı Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi adlı şiirinde  dile getirdiği gibi “Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,/ Aylar bize hep Muharrem oldu!” veya “Her gün Aşura, her yer Kerbela, ey Hüseyni can, ey Hüseyni can” deyip inlemeye devam mı edelim?

     

    Neden,neden?

     

    Önceki yazımızda da ifade edildiği gibi “selamet, barış ve esenlik” yurdu olması gereken İslam yurtları neden hep birer Kerbelâ’dır? Neden öldürülen, hakları ellerinden alınanlar, masum; neden izzetinde olanlar hep Yezit, hep Nemrut, hep Firavun’dur? “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir.” (Âl-i İmrân, 139) kutlu beyanını bizler yanlış mı anladık yoksa? Elbette, dünya ahiret hayatını bir bütün olarak ele aldığımızda ebedi hayatı kazanan, bu dünyayı kazanana göre “üstün”dür. Ancak, bu dünya hayatında Müslüman izzeti nefsini çiğneyerek insanca bir hayat yaşamak için neden başka başka ülkelere göç etmek, onlara sığınmak ister ve sığınmak zorunda kalır? İlk Müslümanların Habeşistan’a yaptıkları hicretine benzer bir hicretegünümüz Müslümanları neden mecbur bırakılır?

     

    Neden hakkı, hakikati, adaleti, İslam’ı bildikleri hâlde –iyi niyet beslemek lazım- bu bilgilerine yüz seksen derece zıt uygulamalara yer verirler.  Cennet vatanları, yaşanmaz, huzur nedir bilinmez azap yurtlarına dönüştürürler. İslam’ı ve Müslümanları öteden beri hep düşman görmüş devletlerin uygulamaları (Çin’in Uygur kardeşlerimize, İsrail’in Filistinli kardeşlerimize yaptıkları soykırım uygulamaları) bir yanda, diğer yanda âdeta onlarla yarışan dünyanın birçok yerinde İslam ülkelerinde yaygın uygulamalar!..

     

    Neden bir “emniyet ve güven” insanı demek olan bir Müslüman, hiç düşünmeden, sorup soruşturmadan, başkasının siyasi ikbal ve menfaatlerle ortaya attığı bir iftirayı doğru kabul edip o yalanın, iftiranın peşi sıra koşturur da onun üzerine geleceğini inşa etmeye, haram zeminler üzerine gelecek sarayını inşa ve imar etmeye kalkar ve –haşa- Allah ve ahiret günü hiç yokmuş gibi kulların hakkını yemeye devam eder? Allah’ın haram kıldığı içkiyi besmele çekerek içmek; kul hakkını besmeleyle, “inşalllah, maşallah” gibi kelimelerle  yemenın yanında daha masum kalır. Biri kul ile Allah arasında olan bir günahken diğeri  affı, hakkı yenen kulun iradesine bağlı olan bir günah!.. “Müslümanın Müslümana malı, canı, ırzı haram” değil mi? Böyle öğretmediler mi? Öyleyse nedir bu yaşanan yeni Kerbelâ’lar, nedir masum Hüseyin’ler, Hüseyniler?“Haramları helal” kılan birtakım Karakuşî kararlar, buna imkân verse de o cevazı verenlere bu vebal adım adım takip edecek, onlar bundan asla kurtulamayacaklardır. Hesap dünyada da var, ahirette de!

     

    Aklımızda Muharrem ve Kerbelâ

     

    En mükemmel din olan İslam’ın yurtlarında yaşayan insanların ayları neden hep Muharrem, yurtları neden hep Kerbelâ’dır? Emevi salatanat anlayışının insanların dünyevi menfaatlerine daha iyi, daha uygun geldiği için mi? Unutulmasın ki bu dünyanın ve içindekilerin, kainatın ve içindekilerin yaratıcısı ve sahibi Allah, şunların bunların anlayışına göre değil, Kur’an’da buyurdukları ile insanları muhatap kabul edecek ve öyle sorgu sual eyleyecektir.

     

    Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicretlerinin üzerinden 1442 sene geçmiş. Hicrî yılın ilk ayı olan Muharrem’in onuncu günü. Arapçada on anlamındaki “aşere”den gelen “aşura”. Tarihe bakıldığı zaman bu günde yaşanan pek çok olayın yaşandığı görülecektir. Bu yazıda onlara girmeyeceğim. Muharrem denince aklımız, Kerbelâ’da İki Cihan Güneşi’nin torunu Hz. Hüseyin (radıyallahu anh) ve ona biat edenlerin şehit edildiği o menfur ve meşum hadisededir. O günden beri, İslam tarihinde Yezit’ler hep lanetle; başta Hz. Hüseyin Efendimiz olmak üzere Kerbelâ şehitleri de yürekleri yakan ağıtlarla, ilahilerle ve dualarla hep anılagelmiştir. Hatta “muharremiye, maktel-i hüseyin” gbi edebi türler meydana getirilmiş ve bu türlerde pek çok eser verilmiştir. Şii geleneğinde de “sinezenler” vardır.

     

    Yezit’in Komutanı ile İmam Hüseyin

     

    Öte yandan, “halifeye itaat” meselesi hep tartışılagelmiştir. Raşit Halifelerden sonra hilafet bilhassa Muaviye ile “babadan oğula geçen” bir saltanata dönüştürüldü. Yezid, Muaviye’nin oğludur.

     

    Yezit’in komutanı Ömer b. Sad, İmam Hüseyin’e karşı tabi ki efendisi Yezid’in halife olduğunu bir ayeti kerimeyi hatırlatarak itaat etmesini söyler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin, “Ya Ömer, sen Kur’an’ın o ayetinin manasını işine geldiği gibi yorumluyorsun. O ayet Kur’an-ı Kerim’in Nisa Suresi’nin 59. ayetidir… Ayetin anlamı şudur: “Ey iman edenler, Allah’a itaat ediniz. Allah’ın Resulüne itaat ediniz. Ancak Allah’ın ve Resulü’nün emirlerine itaat eden Ülûl-emre itaat ediniz.” Halbuki bugün sizin “Ülûl-emr” dediğiniz Yezid, Allah’ın emri şöyle dursun bilakis kitap ve sünneti ayaklar altında çiğniyor. Halka zulmediyor.” diyerek biat etmeyi reddeder.

     

    Hz. Hüseyin Efendimiz, çok önemli bir noktaya dikkat çeker. O da “ululemr”in de Allah’ın emirlerine itaat etmiş olması gerektiği hususudur. Çok önemli olan bu husustaBediuzzaman Said Nursi de Divan-ı Harbi Örfi adlı eserinde şöyle der: “Padişah, Peygamberimizin (asm) emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir; biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere (asm)  tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar, haydutturlar.” Evet, müslüman idareci ve idare edilenler olarak bir bütün. İdareci de halk da İslam’ın emir ve yasaklarına aynı derece uymakla yükümlü. Biri uyup diğeri uymazlık edemez.

     

    Alvarlı Efe ve Mah-ı Muharrem

     

    Gönül insanı Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’nin, yüreğindeEhli Beyt sevgisi o kadar fazladır ki Divan’ında bu “muharremiye” tarzında pek çok şiiri vardır. Şiirlerinin bazılarını aruz, bazılarını ise hece ölçüsü ile yazmıştır. Bu konudaki en tanınmış şiiri “ağlar”redifli gazelidir:“Bugün mâh-ı Muharrem’dir muhıbb-i hânedân ağlar/ Bugün eyyâm-ı mâtemdir bugün âb-ı revân ağlar/…/Bugün Âl-i abâ’nın gülşeninin gülleri soldu/Düşüp bir âteş-i dilsûz kamu ehl-i îmân ağlar

     

    Nasıl ağlamasın ki? Server-i Asfiya, Hatemü’l-Enbiya Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) torunları Hz. Hasan ve Hüseyin (radıyallahu anhüm) için “Bunlar benim oğullarım ve kızımın oğullarıdır. Allah’ım ben onları seviyorum sende onları sev onları sevenleri de sev.”(Buhârî, Menakîb: 27) diye dua etmiş. Onları üzen, Allah rasülünü üzmüş olmaz mı? Allah Rasülünü üzen Allah’ın gazabına uğramaz mı?

     

    Alvarlı Efe Hazretleri bir başka şiirinde yine vaktin muharrem ayı olduğunu hatırlatarak  söze girer. Daha sonra Kerbelâ hadisesine getirir sözü ve“Muharrem’dir bugün diller derûnu bâr-ı nâr olsun/Dökülsün yerlere gözler bütün yüzler gubâr olsun” diyerek yüreklerin ateşle tutuşmasını, gözlerin yerlere dökülmesini, yüzlerin de toz olmasını diler. Çünkü  Ehli Beyt sevgisiyle dolu yüreklerin, onların kıyıldığı bir günde şen şatır olması mümkün mü? İşte yüreklerden dökülen bir başka söz: “Huseyn’in nûr gülistânı cemâl-i bedr -i kudretdir/O mir ’ât-ı Muhammed’i kıranlar târ u mâr olsun!” Bu duaya içten bir “âmin!” dememek ne mümkün! “

     

    Şehitlerin serçeşmesi İmam Hüseyin

     

    Âşık Yunus’un ilahilerinde  hep dinleye gelmişizdir:  “Şehîdlerin serçeşmesi/ Enbiyânın bağrı başı/ Eyliyânın gözü yaşı/ Hasan ile Hüseyin’dir/…/ Kerbelâ’nın yazıları/ Şehîd olmuş gâzîleri/ Fatma ana kuzuları/ Hasan ile Hüseyin’dir

     

    Bunlardan başka günümüzde ilahi olarak okunan “Kerbelâ’da” adlı uzun bir şiir vardır. Şiirdeki ifadeler de yürekleri dağlar:“İmam Hüseyin’i vurdular/ Kolun, kanadın kırdılar/ Al kanlara boyadılar/ Kerbela’da, Kerbela’da/ Al kanlara boyadılar/ Kerbela’da, Kerbela’da.” Ayrıca, doksanlı yıllarda meşhur olan “Hicranlı Yüzler” adlı ezgi, bu sahanın önemli eserlerindendir: “Hicranlı yüzler bir gün gülecek/ Zalimler bir gün hesap verecek/ Her gün Aşura, her yer Kerbelâ/ Ey Hüseynî can, ey Hüseynî can.

     

    Bir daha yaşanmasın

     

    Kerbelâ, acılarla dolu bir dönem olarak yaşandı. Ama bu acılar yeni acıların yaşanmasına da zemin hazırladı. O günden bugüne, belki bugünden yarınlara da nice kerbelalar yaşandı, yaşanmaya devam edecek! Günümüz Müslümanlarının durumu, bunun devam ettiğini ve ne yazık ki böyle giderse gelecekte de devam edeceğini göstermekte.

     

    Üzüntümüz o ki üç günlük dünya saltanatı içindeğerleri kendi ikballerine kalkan yaparak bütün değerleri yerle bir eden Yezidî anlayışlar sürüp gidiyor.

     

    Hüseynîlerin nasibi hep dua, Yezidîlerin nasibi ise beddua ve lanetle anılmaktır. Kim nasıl anılmak isterse onu seçer. Önemli olan Hüseynî olarak, zulme rıza göstermeden, ona taraf olmadan “bir defa zulmetmektense, bin defa mazlum olmayı” tercih etme anlayışı ile hareket ederek dosdoğru yol üzere hayata devam edebilmek… Allah, hak ve hakikatten ayırmasın. Yezitliğe özenenlere de hidayet versin, bundan vazgeçirsin! Vazgeçirsin ki İslam yurtları, birer “dâru’s-selam” olsun!

Kar360.com Kayseri-Trkiye ve Dnya gndemini takip edebileceiniz, nteraktif bir haber sitesidir. Yazlm ve Tasarm hizmeti www.tahamedya.com tarafndan yaplmtr.