|   | 
  • Cevahir Kadri

    Savaşa Karşı Bir Direnmedir Şiir

    “Savaştayım elli yıldır/ Ömrüm geçti boşalt, doldur/ Anlamadım bu ne hâldir// Birgün silah çatamadım/ Suları ıslatamadım”

     

    Bu dizeler, merhum Abdurrahim Karakoç’un “Suları Islatamadım” adlı şiirinden. Savaşa ve barışa dair şüphesiz pek çok şiir yazılmıştır. Şairler savaşa dair yazsalar da özü itibariyle yazdıkları barıştır, barışa dair söylemek istedikleri, vermek istedikleri mesajdır. Şiir barış demektir çünkü.

     

    Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması üzerine savaş, bir kez daha dünya gündeminde.

     

    Yirminci yüzyılın başlarında ve ortasına yakın bir zamanda dünya iki defa birbirini yok etme hesabıyla savaşmış. Yüzbinlerce insan hayatından, yurdundan yuvasından, ailesinden, çoluk çocuğundan, mülkünden edilmiş. Huzur diye bir şey kalmamış. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise dünya biraz dinlenmeye geçse de “soğuk savaş yılları” baş göstermiş bu kez. Soğuk savaş, beraberinde “vekalet savaşları”nı doğurmuş. Savaşlar öyle karmaşık bir hâl almış ki gerçek anlamda kim, kiminle niçin savaştığını bilmez olmuş.

     

    Savaş bir ateştir, başladığı gibi sönmez. Nerede başladığı bellidir ama nerede biteceği, neleri kaybettireceği bilinmez.

     

    İşte yıllardır süren Afganistan’daki savaş, Irak’taki, Suriye’deki, Filistin’deki Savaşlar… Hiç akıllanıyor mu insanlık? Bu savaşların çıkmasına sebep olanlar, Afrika’da kabileler arasında verilen mücadeleyi savaş için kullandılar, hem o coğrafyanın enerji kaynaklarını, madenlerini ve insan gücünü sömürdüler hem de halkları birbirine kırdırdılar. 

     

    Büyük devletler uluslararası alanda “böl-parçala-yut” taktiği ile siyasi ve ekonomik yönden gelişme gösteren ülkelerdeki muhalifleri, azınlıkları destekleyerek onları ayrı bir devlet kurma fikri ile gelişmesini istemedikleri devletleri zayıflattılar. 

     

    Vekalet savaşlarının görünürdeki tarafı olan ülkelerde insan hakları, hak, hukuk, anayasa, evrensel hukuk gibi kavramlar “dış düşman” etkisi ve korkusu ile hep geçersiz kılındı, iktidar hep belli bir kliğin, aşiretin, mezhebin oldu. Kendilerinin dışında kalanları hep hain, terörist, ayrılıkçı, dış güçlerin uzantısı nazarıyla bakıldı, onların gelişip iktidara gelmeleri engellendi. Bu, iktidarlarının sürekli olarak devam etmesi için önemli bir argümandı. 

     

    Eleştirilmeden, hesap sorulmadan uzak bir iktidarın her söylediği doğru, muhaliflerin her söylediği de yanlış mantığı ile hareket edilince, halk, bir bakıma “Devlet bu, yalan söyleyecek hâli yok ya!” mantığı ile hareket ederek devlet aygıtını kullananların da bir insan olduğunu, dolayısıyla gerçek dışı beyanlarının olabileceğini düşünmeden bu tür algılara tav oldu. Bu algılarla o devletlerde nice masumlar, işinden aşından, eşinden, yurdundan yuvasından ve çocuklarından edildi. Ülke mutlu bir azınlığın dışında huzursuz insanlar yurdu hâline geldi. İstenmiyor görünse de bu durum, galip ve büyük devletlerin de işine yarıyordu. Çünkü demokrasi ve insan haklarının geçerli olduğu ülkelerde her şeyi istedikleri gibi dizayn etmenin imkânı yoktu. Tek lider etrafında şekillenen, âdeta “modern sultanlık” tarzında yönetilen ülkelerde liderle anlaştıkları zaman ülkelerle anlaşmış oluyorlardı. Bir kişiyle anlaşmak, elbette demokrasinin hâkim olduğu bir ülkenin lideriyle anlaşmaktan çok daha kolay oluyordu.

     

    Şimdi de isterseniz “Savaşa Hayır!” diyelim bir bakıma şiirin adını anarak. Şiirin adını ve savaşları anmışken şiirin savaş karşıtı bir duruşun da şiir olduğu hatırlatarak bir seçkiden bahsetmek istiyorum: “Savaşa Direnen Şiirler”. Eser, savaş karşıtı şiirlerden oluşturulan bir seçki/antoloji. Eser, Özcan Ünlü tarafından hazırlandı, ilk basımı 2003 yılında, Birey Yayınları tarafından yapıldı. Eserin ön sözünde Ünlü: “Yaşlı dünyamız büyük savaşlar yaşadı tarihi boyunca. Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği savaşlardı bunlar. Yakın tarihimizde ise Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, İkinci Dünya savaşı, Vietnam Savaşları, atom, nötron bombası denemeleri, Afganistan Savaşı, İran-Irak Savaşı, Yugoslavya İç Savaşı, Rus-Çeçen Savaşları, İsrail-Filistin Savaşları yaşandı, yaşanıyor. Savaşa karşı hayatı, barış ve sevgi dolu bir hayatı öngörün şairler, bıkmadan usanmadan bu ideal için oynatıyorlar kalemlerini. İnsani olana karşı duran yazma eylemini edebiyatın imge ve anlam gücüyle birleştiren şairler, çağlarından sorumlu olduklarının da bilinciyle seçiyorlar bütün söylemek istediklerini.” diyerek şiir ve savaş arasındaki bağın derinliğine dikkat çekerek şairlerin savaşa şiirle karşı durduklarını, şair olmanın türlü yıkımlara sebep olan savaşa karşı olmayı gerektirdiğini dile getiriyor. Ayrıca İbrahim Usta tarafından hazırlanarak Akdem Yayınları arasından çıkan “Direniş Şiirleri Antolojisi” de incelenebilir.

     

    Savaşa Direnen Şiirler seçkisinde, ülkemizden, Ortadoğu’dan, Avrupa’dan, Amerika’dan Asya’dan hasılı dünyanın bütün coğrafyasından isimleri görmeniz mümkün. Seçkide, Türkiye’den Abdurrahim Karakoç, Afşar Timuçin, Ahmet Mercan, A. Kadir, Ahmet Telli, Ataol Behramoğlu, Attila İlhan, Behçet Necatigil, Bülent Ecevit, Bünyamin Doğruer, Cahit Irgat, Cahit Sıtkı Tarancı, Cahit Zarifoğlu, Can Yücel, Ebubekir Eroğlu, Edip Cansever, Erdem Bayazıt, Enver Gökçe, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Gülseli İnal, Gülten Akın, İsmet Özel, Kemal Burkay, Mevlâna, Murathan Mungan, Nazım Hikmet, Necati Cumalı, Nevzat Çelik, Nurettin Durman, Oktay Rıfat, Onat Kutlar, Orhan Veli, Özcan Ünlü, Özdemir Asaf, Refik Durbaş, Sennur Sezer, Sezai Karakoç, Sunay Akın, Tevfik Fikret, Türkân İldeniz, Ülkü Tamer ve Ümit Yaşar Oğuzcan gibi imzalar yer alıyor. Diğer tanınmış şairler arasında Dünya edebiyatından Arthur Rimbaud, Bahtiyar Vahapzade, Bertolt Brecht, Charles Bukovski, Che Guavera, Jacques Prevert, Jorge Luis Borges, Kaysın Kuliev, Max Jacob, Nizar Kabbani, Pablo Neruda, Paul Eluard, Radovan Pavlovski, Samih El Kasım, Yannis Ritsos ve Wolf Biermann imzasıyla yayımlanan şiirler yer alıyor. 

     

    Savaşın bilindik anlamda iki tarafı vardır: Saldıran ve saldırılara maruz kalan. İlk başta fark edilmeyen ama gerçekte savaşın en çetin hâllerini yaşayan üçüncü ve oldukça masum bir taraf daha vardır: bebekler, çocuklar, kadınlar, hastalar, yaşlılar. Bu masumlara dokunmak savaş suçudur. Ama insanlar başka suçları bile isteye işlemeye can attıkları gibi savaş sırasında da bunlara saldırmaktan geri durmazlar. Çünkü savaş her ne kadar irade ve taktik sanatı olsa da yenme odaklı hareket edildiği için merhamet, masumiyet gibi diğer değerler bir çırpıda zihinlerden silinip gider ve insana güç, üstün gelme duyguları hâkim olur. Bu sebeple savaş manevi anlamda da yıkımdır. 1958 Kıbrıs doğumlu Mehmet Yaşın, “Sevgilimin Türküsü” şiirinde bu yıkımı söyler bize: “Sevgilimin türküsüydü deniz/mavi sesine demir attı savaş/ sevgilim,/ ölü asker// Sevgilimin türküsüydü barış/ beyaz gülüşünü ikiye böldü savaş/ sevgilim ölü asker.” Şair bu yıkımı ifade ettikten sonra barışın hep anılarda ve hayallerde kaldığını ölü askerin söylediği türkülerle dile getirir: “Duyuyorum sevgilimi/ türkü söylüyor ölü asker,/ evimizin kapısını çalıyor mavi türküler./ Duyuyorum,/ barış için en güzel türküleri söyler/savaşta ölenler

     

    Savaşın saldırılara maruz kalan tarafında olmak, vatanı savunmayı gerekli kılar ve vatanı savunmak aslında geleceğini düşmanın hegemonyasından çekip alarak bağımsız yaşamayı hak etmektir. Bilhassa Birinci Dünya Savaşı ve ardından İstiklâl Savaşı’nda hep savunma, varlığımızı, bağımsızlığımızı koruma savaşı verdik. Çanakkale Savaşları da böyleydi.

     

    Türk şiirinin büyük ustalarından Nazım Hikmet, “İstiklal” şiirinde her ne kadar Mısırlıya seslenmiş olsa da asıl, vatanı ve bağımsızlığı savunan herkese seslenir: “Mısırlı kardeşim,/ kanalın sularına karıştı kanın./ İnsanın yurdu bir kat daha kendinin olur/ toprağına, suyuna karıştıkça kanı./ Yaşanmış sayılmaz zaten/ yurdu için ölmesini bilmeyen millet...”

     

    Her ne kadar çoğunluk onu siyasi bir lider olarak tanımış olsa da gerçek bir şair olan Bülent Ecevit “Çanakkale” şiirinde yıkımlar hali olan savaşın sona ermesinden sonra tabiatın canlanarak nasıl da kendine geldiğini dile getirir: “Savaş bitti./ Ölenler kaldı sağlar gitti/ köylü köyüne döndü evli evine/ kır çiçekleri geldiler akın akın/ çekilen askerlerin yerine/ yaban gülleri, dağ laleleri, papatyalar,/ kilim kilim yayıldılar toprağa. 

     

    Şair, kamerayı toprağın üstünden toprağın altına doğru çevirir âdeta, orada savaşta ölenlerin nasıl da yan yana ve kavgasız yattığının fotoğrafını verir bize: “Üstü cennet altı mezar/ Çanakkale toprağının/ kavga bitmiş mezarlarda/ kaynaş olmuş yiten canlar.// Huzur içinde uyusun/ vuruştukları toprakta/ kavgadan kinden uzakta/ yan yana dostça yatanlar.

     

    Ecevit’in bu son dizelerde dile getirdiği hâli Mustafa Kemal Atatürk, 1934 yılında Çanakkale Zaferi kutlamaları münasebetiyle Avustralyalı ve Yeni Zelandalı annelere şu mesajı gönderir: “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.

     

    Her ne kadar hukuk ve ahlak kurallarına uyulsa da savaş, “düşmanı alt etme, yok etme ve yıldırma ile vatanı koruma veya vatan toprağına toprak katma” esasına dayandığı için onları elde etme yolunda bugünkü varlıkları, hayatları yok etme esasına dayanır. Onun içindir ki Cahit Külebi, “Harp İçinde” adlı şiirinde bu olumsuzları farklı pencerelerden dile getirir: “Babalar evlerine mahçup döndü her akşam/ Harp içinde./ Anaların sütü kesildi,/ Çocuklar ağladı,/ Erkekler askere gitti./ Kadınlar bir deri bir kemik./ Harp içinde kızlar sarardı./ Savaşanlardansa/ Ancak bir hatıra kaldı.”

     

    Savaşın bir galip bir de mağlup tarafı vardır. Ama görünmeyen, dikkatlerden kaçan üçüncü bir tarafı da vardır ki bunlar silah tüccarlarıdır. Hem saldıran hem de saldırıya maruz kalan tarafla iyi anlaşır. Çünkü birine saldırması diğerine de vatanını saldırılara karşı savunması için silah satmanın yollarını aramakla meşguldür o. Aslında bu noktadan bakınca denebilir ki savaş sebebiyle ölen bütün insanlar, silah tüccarlarını doyurabilmek için ölürler. Şair Ebubekir Eroğlu da “Haber ve Savaş” başlıklı şiirinde bu hususa dikkat çeker: “var bir imha endüstrisi/ adına savaş dedikleri/ ne korunası doğa insafa getirebilir/ ne yeni keşfedilmiş çevre muhabbeti/ inceltilmiştir çocuk ve kadın resimleriyle/ dopdolu haberler karmaşası/ sarf malzemesi ve bedeliyle/ hesaplanmıştır üreticisi ve tüketicisi

     

    Eroğlu aynı şiirde insanların “barış” adı altında “savaş” verdiklerini dile getirerek onların iki yüzlülüklerini ortaya koyar: “ülkeleri borçlandıran ve borçlandığı sürece/ kaldırmak için duran/ alçaltmak için dönen değerleri/ büyük kırımlara yol açan büyük oyuna/ barış denildiğini de öğrendik yirminci/ yüzyılda” dedikten sonra bugünün savaşlarının daha alçakça olduğunu “yakın döğüş tabloları bugün bile acıtıcı/ ama bugünkü kapışmadan daha az alçaltıcı” sözleriyle hatırlatır.

     

    Güftesi ve bestesi Gündoğar’a ait, sanatçı Hasan Sağındık’ın “Zindan Şehirler” albüme alarak seslendirdiği “Barış Türküsü”nde de Eroğlu’nun şiirinde dile getirdiği çarpıklığa, yalancılığa, aldatmacaya, ikiyüzlülüğe dikkat çekilir: “Barış türküsü söylüyor dünya bebeğim/ Yüreğine namlular ateş kusarken/ Yarınlar seninmiş güya bebeğim/ Darağacı boynuna kement atarken//Çarklar böyle dönüyor inan bebeğim/ Bu lafların ardında yalan bebeğim/ Ne sınırsız bir dünya ne insanlık sevgisi/ Barış çığlıklarında savaş bebeğim.”

     

    Dünya siyaset mühendislerinin pek de umurunda olmasa da savaş, insanların kan, gözyaşı dökmesi, tecavüzlere, hakaretlere uğraması, kadınların dul, çocukların öksüz ve yetim kalmasıdır. ŞairAtaol Behramoğlu, “Bebeklerin Ulusu Yok” şiirinde bunu görmek mümkündür: “İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu/ Bebeklerin ulusu yok/ Başlarını tutuşları aynı/ Bakarken gözlerinde aynı merak/ Ağlarken aynı seslerin tonu/…/ Babalar çıkarmayın onları akıldan/ Analar koruyun bebeklerinizi/ Susturun susturun söyletmeyin/ Savaştan yıkımdan söz ederse biri

     

    Savaş birikimlerin, yetişmiş beyinlerin, süper akılların, genetik zekâ neslinin, toplumun kutup yıldızı olacak aydınların bir bir kaybedilmesi sürecidir. Savaşın acısı nesiller boyu sürüp gider.

     

    Sözü, Mevlâna Celaleddin-i Rumî’nin “Ne Diye” şiirinden dizelerle noktalayalım:

     

    “Beri gel, daha beri, daha beri.

    Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?

    Bu hır gür, bu savaş nereye dek?

    Sen bensin işte, ben senim işte.

     

    Ne diye bu direnme böyle, ne diye?

    Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye?

    Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek,

    Ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye?”

     

    ***

    NOT: 21 Mart Dünya Şiir Günü kutlu olsun. İnsanların yürekleri barışla dolsun! Hayırlar feth olsun, şerler def olsun!

Kar360.com Kayseri-Trkiye ve Dnya gndemini takip edebileceiniz, nteraktif bir haber sitesidir. Yazlm ve Tasarm hizmeti www.tahamedya.com tarafndan yaplmtr.