Doksanlı yıllarda, Fatih Kısaparmak’ın sesinden duyduk “Geceden sonra sabah/ Her kıştan sonra ilkbahar/ Yarına Yarına Yarına Yarına kaç var çocuklar” sorusunu. Söz ve müziğin birleşiminden oluşan duygusal harmoni ve işlenen tema eserin kalıcılığını artırdı.
Yarın insanı en çok ilgilendiren ve sadece insana mahsus bir meselelerdendir. Hayvanlar için yaşanan anın sonrasına ait bir plan, duygu, endişe, tasarım vb. hiçbir şey yoktur. Ancak ve ancak kendisine akıl ve irade nimeti bahşedilen insan için yarına kalma, yarını düşünme, yarına ait işler planlama söz konusudur.
Dün, bugün ve yarın, insan için ve insana ait sorunsallardandır. Bu, kimi İslam düşünürleri ve tasavvuf önderlerince de zaman zaman ele alınmış, yarına gerekli hazırlıklarda bulunmanın anları iyi yaşamaktan geçtiğini söylemişlerdir. Sadece anları değerlendirmek değil, yarınlara hazır olmak lazım geldiğini ifade etmişlerdir. Hiç şüphesiz ki ömür ayrı ayrı olarak anların dondurularak birleştirilmiş biçimlerinden, toplamından ibarettir. Onun içindir ki anları iyi değerlendirmek önemlidir.
Zaman zaman da huzur ve güzellikler bulunacağına, onlara kavuşulacağına inancın bir gereği olarak yarınları iple çeken duygu düşünceleri haiz şiirler yazılmıştır ince ruhlu, hakkaniyetli müzik insanı Fatih Kısaparmak’a ait yukarıda anılan şiiri/besteyi bu cümleden saymak gerek.
İnsan, hayatta ortaya koyduğu duygu, düşünce, söylemleri, eylemleri ve aldığı kararları ile kendi heykelini dikecek olsa nasıl bir heykel ortaya çıkardı acaba?
Başkasının bizi nasıl gördüğü elbette dikkate alınacak bir meseledir ama problem edecek kadar da önemli değildir. Esas olan, hâlimiz, söylem ve eylemlerimizle ebediyete nasıl bir fotoğraf verdiğimizdir. Dahası, hâlde kendimize, gelecekte Rabbimize ve kendimize dönük olarak kendi geleceğimizi nasıl şekillendirdiğimizdir, hayati önemi haiz olan budur.
Dünyada olup bitenler karşısında akıl ve idrak sahibi insan olarak belli bir duruşumuz olmalı. Bu duruşumuzu da ebedi hayatımızı şekillendirecek esaslar, ölçüler belirlemeli ve şekillendirmelidir.
İnansak da inanmasak da ebedi hayata, ahirete, mahşere ve bir hesap gününe doğru yol alıyoruz. Biliyoruz ki “bize verilenlerden”, o nimeti bize veren Rabbimize hesap vereceğiz. Günün sonunda muhakemeden geçirileceğiz. Bu fani âlemde her daim kayıt altına alınmakta olan yapıp ettiklerimizin, şükrünü eda edip etmediklerimizin hesabını vereceğiz. O hesaptan kurtuluş ve kaçış yok. Bu dünyada siyasi erklere sırtını yaslayanlar, işledikleri türlü suçlardan, yapıp ettikleri hukuksuzluklardan, başkalarına attıkları yalan ve iftiralardan hesaba çekilmeyebilir, kendilerini fani bir mahkemeden kurtarabilirler. O fanilik de bir gün elbette fena bulacaktır.
Fanilerin fenalıklarından korkarak atılan iftira ile zulüm üstüne zulüm işlenen bunca masum insan hakkı ne olacak? Bugün gücün, siyasi erkin, muktedir kliklerin borazanı hâline gelmiş, oradan gelen sesleri misliyle artırarak kamuoyuna yaymanın da ayrı bir kul hakkı ihlali olduğunu düşünemeyecek kadar kendinden geçmiş zavallılar, yarın mahşer gününde önüne konulan hafızamızın alamayacağı çözünürlük ve kalitedeki delillerle karşılaştıklarında nasıl bir şaşkınlık içerisinde olacaklar, onların bu hâli hayallerin bile ötesinde olacaktır.
Üç günlük fani bir dünya için ebedi hayatını mahvedenlerin hâli ibretliktir. Şu gerçeği idrak edemeyen akıllara gelsin şu cümle: “Dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukàbil [karşılık] gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline [Allah’ın cemalini görme] mukàbil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin [sonsuz güzellik ve haşmet, azamet sahibi] daire-i rahmetine [rahmet dairesine) ve mertebe-i huzuruna [kendini Allah'ın huzurunda hissetme mertebesi] gidiyorsun.” (Yirminci Mektup, Mektubat) Böylesine kıymetler üstü bir kıymeti fani dünyanın fani olan ve fena bulacak olan makam ve kıymetlerle değişmek ne derece akıl kârıdır ki?
İnsan davranışları bakımından bazı insanlar sadece ve sadece menfaatlerinin gümrah olduğu güç yelpazesinin etrafındadırlar. Bunlar için gerçeğin, hakikatin hiçbir önemi yoktur. Onlar sadece ve sadece âli, yüce menfaatlerine nerede ulaşabilir, hangi şart ve çizgide kavuşabilir, onun derdi tasası içindedirler. Onun için bunlar her zaman gücün karşısında esas duruşa geçen, başkalarının türlü haklarını gasp eden fena fanilerdir ve onlara yaslananlardır. Unutulmamalıdır ki “Fena fanilerin fani güç ve korumaları fena bulunca fena fanilerin fenalıkları baki bir şekilde gün yüzüne çıkacak, onların ne fena bir fani oldukları da aşikâr olacaktır. Fena ve fani dünyada faniler fenalıklarını aşikâr engelleme zırhına bürünseler de o zırh fena bulacaktır. Çünkü bu dünya fanidir, fanilikte bakilik olmaz!” hakikatiyle er geç karışılacaktır. Zira “fenalıkta bakilik olmaz.” Fani olanlar elbette bir gün fena bulacaklardır.
Hadislerde anlatılan; bir kediyi aç bırakan kadının durumu, masum insanlara iftira atarak onların ve çocuklarının hukuki, siyasi, sosyal ve psikolojik bakımından ikballerinin ve haklarının gasp edilmiş olması onları hiç mi tedirgin etmiyor? Diğer yandan hayatını Allah’ın yasakladığı bir eylemle, bedeniyle kazanan kadının da susuzluktan ölmekte olan köpeğe ayakkabısıyla kuyudan su alarak onun susuzluğunu gidermesi ile Rabbin razı olmasıyla ebedi kurtuluşa ermesi bizleri hiç mi düşündürmüyor?
Sosyal medya kullanıcıları paylaşımlarında, çeşitli sebeplerle bir araya gelmelerde edilen sohbetlerde taraflar masum bir gönlü incitmemek için kılı kırk yarması gerekirken güç ve iktidar sahiplerinin ortaya koyduğu ama doğruluk testinden asla geç[iril]meyen anlatımlarla hâlâ etkisi ve çevresi ile milyonlara varan masum kişilerin yalan ve iftiralara maruz kalmaları karşısında insan düşünmeden edemiyor: Bu nasıl insanlık, bu nasıl Müslümanlık, bu nasıl Allah inancı? Bu çarpıklığın içinde güya aklı başında isim ve kimliklerin bulunması da işin cabası!..
Her Müslümanın şu ayet-i kerimede dikkat çekilen hususlara riayet etmesi gerekmiyor mu? “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 6) Bunca masum insanın hakkına girip ötede kendinizi nasıl kurtaracaksınız?
Bir kedinin, bir köpeğin hakkını insandan alan, “her şeyi gören ve bilen, her şeyden haberdar olan” Allah, yaratılanların en şereflisi insanlardan masumların ve mazlumların haklarını görmezden mi gelecek?
Unutma, kendi ruhunun heykeline, sen kendin şekil veriyorsun ve ebedi hayatını abat eden de sensin, berbat eden de! Yarına nasıl kalman gerektiği konusunda karar senin!














